2026-10-17 · 20 dk
Rusya'nın güney Sibirya'sında, Moğolistan sınırındaki Tuva'nın portresi. Bölüm, aynı anda iki ses çıkaran gırtlak şarkısı (höömey) üzerinden bozkırda yaşayan bir halkı anlatıyor. Konular: 1921-1944 arasında pullarıyla dünyaya tanınan bağımsız Tannu Tuva Cumhuriyeti, Sovyet yıllarında yasaklanıp yeniden dirilen şamanlık ve Feynman'ın görmeye ömrünün yetmediği Kızılın bugünkü hâli; yanında keçe çadır, tuzlu sütlü çay ve höreş güreşi.
tuvagırtlak şarkısısibiryaşamanizmgöçebeBir adam ağzını açıyor ve aynı anda iki ses çıkıyor: biri derinden gelen bir uğultu, öteki onun üstünde süzülen bir ıslık. Dünyanın en ünlü fizikçilerinden biri bu sesin doğduğu ülkeyi görmek için on yıl uğraştı. Davet mektubu, o öldükten birkaç gün sonra geldi.
Bir pulun üçgen olabileceğini çoğu insan hiç düşünmez. Pul dediğimiz şey küçük, dikdörtgen ve uysal bir kâğıttır; köşesine bir kral başı, bir bayrak ya da bir çiçek basılır, zarfa yapıştırılır, unutulur. Ama 1930'ların ortasında dünyanın dört bir yanındaki koleksiyoncuların albümlerine bambaşka pullar düşmeye başladı. Kimi üçgendi, kimi baklava biçimindeydi. Üzerlerinde dörtnala koşan atlılar, güreşen adamlar, yay geren avcılar, keçe çadırlar, bir lokomotifle yarışan bir deve vardı. Altlarında da çoğu insanın haritada gösteremeyeceği bir ülkenin adı yazıyordu: Tannu Tuva.
Bu adın sahibi olan topraklar Asya kıtasının tam ortasında duruyor. Kuzeyde Sayan Dağları, güneyde Moğolistan bozkırları, batıda Altaylar. Okyanuslardan bu kadar uzak çok az yer vardır. Burada iki kol buluşur: dağlardan inen Büyük Yenisey ile Küçük Yenisey. Birleştikleri yerde Sibirya'yı boydan boya geçip Kuzey Buz Denizi'ne dökülecek olan Yenisey nehri doğar. O birleşme noktasının hemen yanında bugün Tuva'nın başkenti Kızıl kurulu. Kıyıda bir dikilitaş yükseliyor, üzerinde de birkaç dilde aynı söz yazılı: Asya'nın merkezi. Bu ölçümün kim tarafından ve nasıl yapıldığını kimse tam bilmiyor. Söylentiye göre 19. yüzyılda buradan geçen bir İngiliz gezgin, haritanın üzerinde bir şeyler hesaplamış ve bu noktayı işaretlemiş. Coğrafyacılar bu hesaba pek inanmaz ama Tuvalılar dikilitaşı sever. Kendilerini dünyanın kenarında değil, tam ortasında görmek hoşlarına gider.
Ortada olmak, burada her zaman birilerinin yolunun üstünde olmak demekti. Tuva'nın vadileri insanlık tarihinin en eski bozkır kültürlerine ev sahipliği yaptı. Başkentin kuzeybatısında, yerlilerin Krallar Vadisi dediği düzlükte devasa kurganlar yükselir. Bunların en ünlüsü Arjan'dır. Arkeologlar 2001 yılında Arjan-2 adı verilen kurganda el değmemiş bir mezar buldu. Milattan önce 7. yüzyıla ait bu mezarda bir bozkır hükümdarı ile eşi yatıyordu ve çevrelerinde binlerce altın parça vardı: panter biçiminde süsler, geyik figürleri, altın taneleriyle işlenmiş giysiler. Bunlar Grek tarihçilerinin İskit dediği atlı halkların en erken zamanlarından kalmaydı. Yani bozkırın o meşhur hayvan üslubunun kökleri belki de tam burada, Asya'nın merkezinde atılmıştı.
Türkçe konuşan bir dinleyici için Tuva'nın taşları daha da tanıdık bir şey söyler. Yenisey'in yukarı kollarında, kayaların ve dikili taşların üzerinde Eski Türk harfleriyle yazılmış kısa yazıtlar bulunur. Bunlar Orhun Yazıtları'nın akrabası olan Yenisey Yazıtları'dır ve çoğu bir mezar taşıdır. Ölen kişi ağzından konuşur; ilinden, kavminden, kadınından, atından ayrıldığını söyler, yaşamaya doyamadığını anlatır. Bin yılı aşkın bir süre önce kazınmış bu satırlar, bugün Tuvalıların konuştuğu dilin uzak bir atasıdır. Tuvaca bir Türk dilidir; Sibirya kolundandır, Anadolu'dan gelen biri onu dinlediğinde tek tük kelimeyi yakalar, "at", "su", "taş" gibi sözler kulağa çalınır, ama gerisi yüzyılların ve kilometrelerin örttüğü bir akrabalıktır.
Tuva'nın sakin bir tarihi olmadı. Uygurlar geldi, Kırgızlar geldi, sonra Moğollar. Tere-Höl gölünün ortasındaki küçük bir adada bugün hâlâ Uygurlardan kalma Por-Bajın kalesinin duvarları durur; ne amaçla yapıldığı hâlâ tartışılır. 18. yüzyılın ortasından 1911'e kadar bölge Çin'deki Çing hanedanının yönetimindeydi ve dış dünya burayı Urianhay diye tanıyordu. Çing hanedanı yıkılınca boşluk doğdu. Rusya 1914'te bölgeyi himayesine aldı ve Yenisey'in birleşme noktasına bir yerleşim kurdu. Ardından Rus İç Savaşı'nın karmaşası geldi; 1921'de ise Tuva bağımsızlığını ilan etti.
Böylece Tuva Halk Cumhuriyeti doğdu. Kâğıt üzerinde bağımsız bir devletti; bayrağı, anayasası, ordusu, parası ve tabii ki pulları vardı. Ama onu tanıyan yalnızca iki ülke oldu: Sovyetler Birliği ve Moğolistan. Ülke Moskova'nın yörüngesinde yaşadı. 1920'lerin sonundan itibaren Sovyetler'de eğitim görmüş genç bir kadro iktidara geldi ve Salçak Toka adında bir lider ülkeyi uzun yıllar yönetti. Yönetimin çizdiği yol Sovyet modeliydi: göçebeleri kolektif çiftliklere toplamak, Budist manastırlarını kapatmak, şamanları susturmak. Tuvaca için 1930'da Latin harflerine dayanan bir alfabe hazırlandı, 1943'te bunun yerine Kiril harfleri geldi.
O ünlü pullar da bu küçük devletin dünyaya açılan penceresiydi. İlk Tuva pulları 1926'da çıktı. 1930'ların ortasında basılan üçgen ve baklava biçimli seriler ise Moskova'da tasarlanıp basıldı ve büyük ölçüde ülke dışındaki koleksiyoncular için üretildi. Tuva'nın yurt içindeki postası pek de bu kadar pula ihtiyaç duymazdı. Ama pul satıcıları sayesinde Asya'nın ortasındaki bu devlet Londra'da, Paris'te, New York'ta çocukların albümlerinde yaşadı. Pek çok insan Tuva'nın var olduğunu bir zarfın köşesinden öğrendi.
Sonra o ülke haritadan sessizce silindi. 1941 yazında Almanya Sovyetler Birliği'ne saldırdığında Tuva da Almanya'ya savaş ilan etti. Kıtanın ortasından cepheye atlar, yün, et ve gönüllü süvariler gönderildi. Savaş sürerken, 1944 sonbaharında Tuva Sovyetler Birliği'ne katıldı; önce özerk bir bölge, 1961'de de özerk cumhuriyet oldu. Bağımsız bir devletin kaybolması için ne bir savaş ne de büyük bir tören gerekmişti. Bir gün atlası açan çocuklar Tannu Tuva adını artık bulamadılar. Elde kalan, albümlerdeki o tuhaf biçimli pullardı. Ve o pulların üzerindeki atlılar, çadırlar, güreşçiler hâlâ oradaydı, o vadilerde yaşamaya devam ediyordu.
Kızıl'dan çıkıp güneye ya da batıya doğru birkaç saat gittiğinizde şehir çabucak geride kalır. Yollar bozkıra açılır, bozkır yavaş yavaş tepelere yükselir. Ufukta çoğu zaman tek bir şey görünür: beyaz, yuvarlak bir keçe çadır. Tuvalılar ona "ög" der. Kafes biçimli ahşap duvarların üzerine kat kat keçe gerilir, tepedeki halkadan gökyüzü görünür, ortada ocak yanar. Kapı genellikle güneye bakar. İçeride her şeyin bir yeri vardır: misafir için ayrılmış taraf, kadınların mutfak eşyası, erkeklerin eyer ve koşum takımı, onurlu konuğun oturacağı baş köşe. Göçebe bir aile böyle bir çadırı birkaç saatte söküp öküzlerin ya da develerin sırtına yükleyebilir ve mevsim değişince başka bir otlağa taşır. Kışlık, yazlık, güzlük ve baharlık yurtlar vardır; bir aile yılda birkaç kez yer değiştirir.
Çadırın içine girdiğinizde size önce çay ikram edilir. Bu, bildiğimiz çay değildir. Tuğla gibi sıkıştırılmış çay yaprakları kaynatılır, içine süt ve tuz katılır. Yanına kavrulmuş arpa unu olan "dalgan" konur; isteyen bunu çayın içine serper. Masaya kurutulmuş peynir, yayıktan çıkmış kaymak, haşlanmış koyun eti gelir. Sütün damıtılmasıyla elde edilen hafif bir içki de vardır, adı "araka"dır. Bozkırda hiçbir şey ziyan edilmez. Koyun kesildiğinde kanı bağırsağa doldurulup sucuk yapılır, iç organlar özenle temizlenir. Hayvan ailenin servetidir; ona saygı, onu israf etmemekle gösterilir.
Ama Tuva'yı dünyaya tanıtan şey yemeği ya da çadırı değil, sesi oldu. Bir akşam, ocağın başında, yaşlı bir çoban boğazını temizler ve şarkı söylemeye başlar. Önce derin, uğultulu bir taban sesi duyarsınız, sanki bir bükülmüş çelik tel titriyormuş gibi. Sonra o sesin üstünde, birdenbire, ikinci bir ses belirir. İnce, ıslığa benzeyen, kuş cıvıltısını andıran bir melodi. Ağzında flüt yoktur, yanında ikinci bir şarkıcı da yoktur. İki ses aynı boğazdan çıkmaktadır.
Buna Tuvaca "höömey" denir. Kelime aslında boğaz anlamına gelen bir kökten türemiştir ve geniş anlamıyla bütün bu gırtlak şarkısı geleneğini kapsar. Teknik olarak olan şey şudur: İnsan sesi tek bir nota gibi duyulsa da aslında içinde pek çok üst ses, yani armonik barındırır. Höömey ustası dilinin, dudaklarının ve gırtlağının şeklini öyle ince ayarlar ki bu armoniklerden birini ötekilerin üstüne çıkarır, onu ayrı bir melodi gibi duyulur hale getirir. Taban sesi sabit kalırken üstteki ses dağdan dağa atlar.
Tek bir höömey yoktur, bir aile vardır. "Sıgıt" denilen tarzda ses ince ve parlaktır, dağ esintisi ya da ıslık gibidir. "Kargıraa" ise tam tersidir; o kadar derin ve hırıltılıdır ki dinleyen bir an deve böğürtüsü ya da bir fırtınanın uzaktan gelişi sanabilir. "Borbangnadır" akan suyun yuvarlanışına benzer. "Ezengileer" adını üzengiden alır; atın dörtnala gidişi sırasında üzengilerin ritmik şakırtısını taklit eder.
Bu son ayrıntı, höömeyin özünü anlamak için bir anahtar. Tuva müziğini yıllarca inceleyen etnomüzikolog Theodore Levin, Tuvalı müzikolog Valentina Süzükei ile birlikte yaptığı çalışmalarda bu müziğin bir tür ses taklidi olduğunu anlatır. Tuvalı çoban için doğa bir dinleyici değil, bir söyleşi ortağıdır. Bir dere, bir rüzgâr, bir kayanın yankısı kendi sesine sahiptir ve şarkıcı bu sesleri yansıtarak hem manzaraya katılır hem de onun ruhuna saygısını gösterir. Bazı yaşlı ustalar en güzel höömeyin bir nehir kıyısında, suyun sesine karşı söylendiğini söyler. Dağların ve nehirlerin şarkı söylediği bir yerde insan da onlara cevap verir.
Höömeye çoğu zaman çalgılar eşlik eder. En bilineni "igil"dir: iki telli, yayla çalınan, sapının ucunda oyulmuş bir at başı bulunan bir keman. Telleri geleneksel olarak at kılından yapılır. "Doşpuluur" ise uzun saplı, telli bir çalgıdır, bağlamanın uzak bir akrabası gibi tıngırdar. Bir de "homus" vardır, dişlerin arasına tutulup parmakla titretilen küçük bir ağız çalgısı. Homusun vızıltısı ağız boşluğunun şekline göre değişir, yani o da höömey gibi armoniklerle oynar.
Ve sonra davul. Tuva'da şamanlık hiçbir zaman tamamen kaybolmadı. Şaman, Tuvaca adıyla "ham", görünen dünya ile görünmeyen dünya arasında bir aracıdır. Hastalığı iyileştirmek, kayıp bir hayvanı bulmak, ölünün ruhunu yoluna uğurlamak için çağrılır. Elindeki büyük, tek yüzlü davul onun atıdır; şaman o davulun ritmiyle öteki dünyaya yolculuk eder. Davulun derisi çoğu zaman bir geyik ya da dağ keçisinden yapılır ve davulun "canlandırılması" için ayrı bir tören düzenlenir. Şamanın giysisinden sarkan kurdeleler, demir parçaları, çıngıraklar her hareketinde ses çıkarır. Bir şaman ayini, bir bakıma, höömeyle aynı dünyanın parçasıdır: sesle doğaya ve ruhlara seslenmek.
Tuva'da inanç katmanlar halinde yaşar. 16. ve 17. yüzyıllardan itibaren Moğollar aracılığıyla Tibet Budizmi geldi ve şamanlıkla iç içe geçti. Dağ geçitlerinde, pınarların başında taşlardan yapılmış yığınlar görürsünüz; Tuvalılar bunlara "ovaa" der. Yolcu durur, yığına bir taş ekler, çevresinde dolanır, ağaç dallarına renkli bez parçaları bağlar. Bu küçük tören hem bir Budist dua bayrağını hem de çok daha eski bir bozkır geleneğini çağrıştırır. Sovyet döneminde manastırlar kapatıldı, şamanlar takibe uğradı, ama gelenek evlerin içinde, fısıltılarla, yaşlıların hafızasında sürdü.
Bozkır hayatının bir de bayram yüzü vardır. Yazın ortasında çobanların toplandığı "Naadım" şenliğinde iki şey öne çıkar: at yarışları ve güreş. Tuva güreşine "hüreş" denir. Pehlivanlar kısa, göğsü açık bir yelek ve külot giyer. Karşılaşmadan önce her güreşçi kollarını kanat gibi açarak, ağır ağır, bir kartalın süzülüşünü taklit eden bir dans yapar. Bu dans hem rakibe hem de izleyenlere bir selamdır. Sonra güreş başlar ve sırtı değil, dizinin üstü ya da vücudunun herhangi bir yeri yere değen yenilmiş sayılır. Kazanan, yeniden kartal dansıyla meydanı dolaşır.
Tuva'nın kuzeydoğusunda, Sayan Dağları'nın sık ormanlarla kaplı yamaçlarında ise bozkırdan çok farklı bir hayat sürer. Burada Tocu Tuvalıları yaşar ve onların hayvanı koyun değil, ren geyiğidir. Geyikler hem binek hem yük hayvanı hem de süt kaynağıdır. Çadırlar burada keçeden değil, kayın kabuğundan ya da deriden yapılan konik çadırlardır. Aynı küçük cumhuriyetin içinde Moğol bozkırının çobanı ile Sibirya taygasının avcısı yan yana yaşar.
Gece olunca bozkırda çadırın tepesindeki halkadan yıldızlar görünür. Ocağın ateşi küçülür. Belki biri igilini alır, yayı tellerin üstünde ağır ağır gezdirir. Ve bir kez daha o tuhaf, büyüleyici şey olur: Tek bir insanın boğazından, aynı anda hem toprağın uğultusu hem de rüzgârın ıslığı yükselir.
O ses bir gün okyanusun öbür yakasına da ulaştı. Ama ondan önce bir mektubun hikâyesi var.
1920'lerin sonunda New York'un Far Rockaway semtinde pul biriktiren bir çocuk vardı. Albümüne giren tuhaf biçimli Tuva pullarını hiç unutmadı. O çocuk büyüdü ve yüzyılın en ünlü fizikçilerinden biri oldu: Richard Feynman. 1977'de bir akşam yemeğinde arkadaşı Ralph Leighton'a yarı şaka bir soru sordu: Tannu Tuva'ya ne oldu? Leighton bunun artık Sovyetler Birliği'nin bir parçası olduğunu söyledi. Feynman haritaya baktı ve başkentin adının İngilizce yazılışına takıldı: Kızıl, yani K-Y-Z-Y-L. İçinde düzgün bir sesli harf bile yoktu. Böyle bir yere gitmek zorundaydılar.
Soğuk Savaş'ın ortasında, Sovyetler'in yabancılara kapalı tuttuğu bir bölgeye girmek kolay değildi. İki arkadaş bu yüzden yıllarca uğraştı. Tuvaca bir sözlük bulmaya çalıştılar, Kızıl'daki adreslere mektuplar yazdılar, Moskova'daki yetkililere başvurdular. Bir yandan da Tuva'nın sesini dinlediler; ellerine geçen höömey kayıtları onları büyüledi. Kızıl'dan zaman zaman cevap geliyordu, ama izin bir türlü çıkmıyordu.
Feynman o sırada kanserle mücadele ediyordu. 15 Şubat 1988'de hayatını kaybetti. Sovyet makamlarından beklenen davet mektubu, ölümünden kısa bir süre sonra geldi. Feynman, Asya'nın merkezine hiç varamadı. Leighton bu uzun uğraşı daha sonra bir kitapta anlattı; kitabın adı "Tuva or Bust!", yani "Ya Tuva Ya Hiç" idi. Feynman'ın varamadığı yere, o yıl daha sonra yakın çevresinden insanlar gitti ve Leighton'ın kurduğu Tuva'nın Dostları adlı küçük topluluk, bu uzak cumhuriyet ile dünya arasında yıllarca bir köprü işlevi gördü.
Bu köprünün üzerinden müzik geçti. Sovyetler Birliği dağılırken Tuva da kapılarını açtı. 1992'de Kızıl'da ilk uluslararası höömey sempozyumu düzenlendi. Aynı yıllarda Tuvalı müzisyenler ilk kez Batı sahnelerine çıktı. Adı sabah güneşinin ışınlarının bozkıra yayılışını anlatan Huun-Huur-Tu topluluğu dünyayı dolaşmaya başladı; plak şirketleri, festivaller, caz müzisyenleri Tuva sesinin peşine düştü. Höömey ustası Kongar-ol Ondar, Amerikalı kör blues müzisyeni Paul Pena ile tanıştı. Pena radyoda duyduğu bir kayıttan kendi kendine kargıraa öğrenmişti ve 1995'te Kızıl'daki yarışmaya katılıp bozkırın ortasında blues söyledi. Bu yolculuğu anlatan belgesel Oscar'a aday gösterildi. Yarım yüzyıl önce pullarla dünyaya seslenen ülke, şimdi boğazından çıkan iki sesle konuşuyordu.
Ama sahnenin ışıkları bir ülkenin bütün hikâyesini anlatmaz. Bugünkü Tuva Cumhuriyeti yaklaşık 330 bin kişilik bir yer ve nüfusunun büyük çoğunluğu Tuvalı. Bu, Rusya'nın pek çok yerli halkından farklı olarak, Tuvacanın hâlâ evlerde, pazarlarda, radyoda canlı biçimde konuşulduğu anlamına geliyor. Sibirya'da nice küçük dil son konuşanlarıyla birlikte kaybolurken Tuvaca ayakta kalabildi. Çocuklar onu okulda da öğreniyor, gazeteler onunla basılıyor. Bu, bir halkın kendini koruyabildiği nadir bir başarı.
Öte yandan uzaklık, Tuva'nın hem kalkanı hem yükü olmaya devam ediyor. Cumhuriyetin bugün hâlâ bir demiryolu bağlantısı yok. Kızıl'a ulaşmanın başlıca yolu, kuzeydeki Abakan şehrinden Sayan Dağları'nı aşan uzun karayolu. Yıllardır konuşulan demiryolu projesi bir türlü tamamlanamadı. Tuva, Rusya'nın gelir düzeyi en düşük bölgeleri arasında yer alıyor; iş bulmak zor, gençlerin bir kısmı büyük şehirlere göç ediyor. Kırsalda göçebe hayvancılık sürüyor ama artık çoban çadırının yanında çoğu zaman bir motosiklet, bir güneş paneli, bir uydu çanağı duruyor.
İnanç da kendi yolunu yeniden buldu. Sovyetler'in son yıllarında kapanmış tapınakların yerine yenileri yükseldi. 1992'de Dalai Lama Tuva'yı ziyaret ettiğinde binlerce kişi onu görmek için toplandı. Şamanlar artık gizli değil; Kızıl'da şamanların bir araya geldiği dernekler var, insanlar fal baktırmak, ev arındırmak, bir yakınının ruhunu uğurlamak için onlara başvuruyor. Bazıları bunu turistlere yönelik bir gösteri olarak görüyor, bazıları da yüzyıllık bir bilginin geri dönüşü olarak. Gerçek muhtemelen ikisinin arasında bir yerde duruyor.
Ve Yenisey'in iki kolunun buluştuğu yerde, o dikilitaş hâlâ yerinde. Bugünkü anıt 2014'te yenilendi; üzerinde bir küre, kürenin tepesinde de bozkırın kutsal hayvanlarından biri olan bir geyik figürü yer alıyor. Akşamüstleri aileler kıyıda yürür, gençler fotoğraf çeker, yaşlılar nehre bakar. Kuzeye akan su, binlerce kilometre sonra buz denizine kavuşacak. Bir zamanlar bu kıyılardan tuhaf biçimli pullar dünyaya yayılmıştı; şimdi sesler yayılıyor.
Feynman'ın mektubu Kızıl'a vaktinde ulaşamadı. Ama onun merakı, kendisi gidemese de, başkalarının gitmesine yol açtı. Belki Tuva'nın bugünkü hikâyesinin özü de bu: Haritalardan silinen, başkentine giden demiryolu hiç döşenmeyen, uzun yıllar dünyaya kapalı kalan bir yer, sonunda en uzaktaki kulaklara bile ulaşmanın bir yolunu buldu. Ne bir ordu ne de bir ticaret yolu oldu bu yol, yalnızca bir çobanın boğazından aynı anda yükselen iki sesti.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.