← Nöron Seyahat

Kayadan Aşağı Oyulan Kudüs: Lalibela

2026-10-18 · 20 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Etiyopya'nın Lasta dağlarında, 12-13. yüzyılda Kral Lalibela'nın yeni

lalibelaetiyopyakaya kiliselerihaclasta dağları

Bölüm metni

Burada kiliseyi inşa etmediler, onu kayadan çıkardılar. Yukarıdan aşağı kazdılar, tek bir taş eklemeden, bir haç biçimi açığa çıkana kadar. Sekiz yüz yıl sonra o çukurların dibinde rahipler hâlâ aynı Ge'ez ilahisini okuyor.

Etiyopya'nın kuzeyinde, Lasta dağlarının arasında, yaklaşık 2500 metre yükseklikte bir kasaba var. Uzaktan bakınca sıradan bir dağ yerleşimi gibi görünüyor: yamaçlara tutunmuş evler, taraçalanmış tarlalar, toz kaldıran patikalar, ağır ağır yürüyen eşekler. Bir kubbe aramaya kalkarsanız bulamazsınız. Göğe uzanan bir çan kulesi ya da ufukta beliren bir kutsal yapı da yok. Ama birkaç adım atıp yere baktığınızda, ayağınızın dibinde, kırmızımsı kayanın içine doğru inen derin bir hendek görürsünüz. Hendeğin dibinde de koca bir kilisenin çatısı durur. Lalibela'da kutsal mekânlar yukarıya doğru yapılmamış. Aşağıya doğru oyulmuş.

Kasabanın eski adı Roha'ydı. Bugünkü adını, 12. yüzyılın sonu ile 13. yüzyılın başında bu toprakları yöneten Zagve hanedanından bir kraldan alıyor: Gebre Meskel Lalibela. Anlatılanlara göre o doğduğunda beşiğinin çevresini bir arı sürüsü sarmış. Annesi bunu bir işaret saymış ve oğluna "arılar onun hükümdarlığını tanıyor" anlamına gelen adı vermiş. Söylencenin devamı daha da dramatik. Taht kavgası yüzünden ağabeyi tarafından zehirlenen genç Lalibela günlerce baygın yatmış. Bu sırada melekler onu göğe çıkarıp gelecekte yapacağı kiliseleri göstermişler. Uyandığında elinde bir plan, aklında da bir görev varmış: dağın içinden yeni bir Kudüs çıkaracaktı.

Bu "yeni Kudüs" fikri boşuna değil. 1187'de Selahaddin Eyyubi Kudüs'ü almış, Hristiyan hacıların kutsal şehre yolculuğu çok zorlaşmıştı. Etiyopyalı hacılar için zaten upuzun ve tehlikeli olan bu yolculuk neredeyse imkânsız hale gelmişti. Lalibela'nın inşasını bu kopuşa verilmiş bir cevap olarak gören yorum çok yaygın. Kanıtlanmış bir tarihî olgu değil ama kasabanın kendi anlattığı hikâye bu. Yer adları da aynı fikri taşıyor. Kiliseleri ikiye bölen kuru dere yatağının adı Yordanos, yani Ürdün Nehri. Yakınlardaki bir tepeye Zeytin Dağı, bir şapele Golgota deniyor. Lalibela'da yürüyen bir hacı, aslında Kutsal Topraklar'ın taşa işlenmiş bir haritasında yürüyor.

Toplam 11 kilise var. Çoğu iki kümede toplanmış: Ürdün yatağının kuzeyinde bir grup, doğusunda bir grup daha. Bir kilise de batıda tek başına duruyor. Hepsini birbirine hendekler, dar geçitler ve kayaya açılmış tüneller bağlıyor. Bunlardan biri o kadar karanlık ki rahipler ona cehenneme giden yol diyor. Dinleyici, bu geçitte yolunu el yordamıyla bulurken çıkışta beliren ışığın neyi temsil ettiğini kendisi tahmin edebilir.

Ama asıl şaşırtıcı olan teknik. Bu yapıların çoğu monolit, yani tek parça kayadan oyulmuş. Ustalar önce volkanik kayanın üstünde kilisenin sınırlarını çizmiş, sonra dört bir yanını derin bir hendekle kazıp ortada dev bir taş blok bırakmışlar. Ardından o bloğun içini oymuşlar: kapılar, pencereler, sütunlar, kemerler, tavan süslemeleri. Hiçbir şey eklenmemiş, her şey eksiltilerek yapılmış. Yanlış vurulan bir keski darbesinin geri dönüşü yok. Bir duvar fazla incelirse yerine taş konamaz. Bir heykeltıraşın sabrıyla bir mimarın planı aynı ellerde birleşmek zorunda.

Kuzey grubundaki Dünyanın Kurtarıcısı Kilisesi, yerel adıyla Bete Medhane Alem, tek parça kayadan oyulmuş en büyük kilise olarak biliniyor. Dışını onlarca kare sütun bir orman gibi çevreliyor, içi beş nefe ayrılıyor. Hemen yanındaki Meryem Kilisesi ise kompleksin en eskilerinden ve en çok sevilenlerinden biri. Tavanında ve kemerlerinde hâlâ soluk renkli boyalar, yıldızlar, geometrik desenler, hayvan figürleri seçiliyor. Ama Lalibela denince akla ilk gelen fotoğraf batıdaki yalnız yapıya, Aziz Yorgi Kilisesi'ne ait. Haç biçiminde oyulmuş bu kilise yukarıdan bakıldığında yere gömülmüş dev bir haç gibi görünüyor. Çatısında iç içe geçmiş üç haç kabartması var ve on metreyi aşkın derinlikteki çukurunda kusursuz bir dikdörtgen gibi duruyor. Söylenceye göre kral, kiliseleri bitirdiğinde Aziz Yorgi zırhı ve atıyla ortaya çıkmış, kendisine bir ev yapılmadığından yakınmış. Lalibela da ona en güzelini yapmayı vaat etmiş. Rahipler bugün hâlâ hendeğin kenarındaki taşta atın toynak izlerini gösteriyor.

Bu işin kaç yılda ve kaç kişiyle bittiği sorusuna halk geleneği kendi cevabını veriyor: gündüzleri insanlar çalışırmış, geceleri melekler. Böylece iş her sabah, akşam bırakıldığı yerin iki katı ilerlemiş olurmuş. Arkeologlar daha temkinli. Bazı araştırmacılar, özellikle İngiliz arkeolog David Phillipson, kompleksin tek bir kralın ömrüne sığmayacağını ve yüzyıllara yayılan bir süreçte biçimlendiğini savunuyor. Bu görüşe göre bazı yapılar başlangıçta kilise bile değildi, sonradan kiliseye dönüştürüldü. Tartışma sürüyor. Kesin olan şu ki, bu kayalarda yüzyıllar boyunca biriken muazzam bir emek var.

Avrupa'da Lalibela'yı ilk ayrıntılı anlatan kişi, 1520'lerde bir elçilik heyetiyle Etiyopya'ya gelen Portekizli rahip Francisco Álvares'ti. Gördüklerini uzun uzun tarif etmiş, sonra yazmayı bıraktığını, çünkü okuyanların kendisini yalancılıkla suçlamasından korktuğunu itiraf etmişti. Beş yüz yıl sonra bile Lalibela'ya ilk kez gelenlerin yüzünde aynı ifade beliriyor. Bu kayalar müzeye dönüşmüş bir geçmiş de değil. Kiliselerin her birinde bugün de ayin yapılıyor, her birinin bir rahibi var. Yılda bir gece da bu taş labirent, dünyanın en kalabalık ve en coşkulu ibadet alanlarından birine dönüşüyor.

O gece Genna, yani Etiyopya Ortodoks Kilisesi'nin Noel'i. Etiyopya kendi takvimini kullandığı için bu bayram 25 Aralık'a değil, Batı takvimine göre 7 Ocak'a denk geliyor. Lalibela'ya yolculuk ise ondan haftalar önce başlıyor. Ülkenin dört bir yanından hacılar geliyor. Kimisi otobüsle, kimisi kamyon kasasında, birçoğu da yürüyerek. Kimi yaşlı köylüler dağ yollarını çıplak ayakla aşıyor. Sırtlarında bir battaniye, ellerinde bir değnek, heybelerinde kurutulmuş ekmek. Bayrama yaklaşırken kasabanın nüfusu birkaç katına çıkıyor ve on binlerce insan yamaçlara, hendek kenarlarına, kilise avlularına yerleşiyor. Geceyi açık havada geçiren çok.

Bu kalabalığı görenin aklında kalan ilk şey renk, daha doğrusu rengin yokluğu. Hacıların neredeyse hepsi beyazlar içinde. Kadınlar ve erkekler başlarına, omuzlarına netela denen ince, beyaz pamuklu şallar örtüyor. Kenarlarında çoğu zaman renkli bir dokuma şerit oluyor. Kızıl kayanın üstünde binlerce beyaz figür toplanınca dağ sanki karla örtülmüş gibi görünüyor. Gün batarken herkes mumunu yakıyor ve hendeklerin kenarı ışıktan bir çizgiye dönüşüyor.

Genna'dan önce kırk günü aşkın bir oruç dönemi var. Etiyopya Ortodoksları bu sürede et, süt, yumurta ve tereyağından uzak duruyor. Yani hacıların çoğu Lalibela'ya aylardır sadeleşmiş bir sofradan, yorgun ama hafiflemiş bir bedenle geliyor. Bayram gecesi bu bekleyişin doruğu.

Ayin gece yarısından önce başlıyor ve şafağa kadar sürüyor. Dil Ge'ez, yani Etiyopya'nın kadim litürji dili. Gündelik hayatta artık konuşulmuyor ama kilisede yaşıyor. Okunan ilahilerin kökü, geleneğe göre 6. yüzyılda yaşamış ilahi bestecisi Aziz Yared'e uzanıyor. Etiyopya kilise müziğinin bütün ezgi sistemi ona atfediliyor. İlahileri söyleyenler debtera denen kilise ilahicileri. Ellerinde tsenatsel denen madenî çıngıraklar var. Antik Mısır'dan bu yana bilinen sistrumun Etiyopya'daki akrabası. Bazılarında gümüş başlıklı, T biçiminde dua değnekleri bulunuyor. Uzun ayinlerde bunlara yaslanıyorlar, ritim tutarken de havaya kaldırıp indiriyorlar. Kebero denen büyük, deri kaplı davullar ağır ve derin bir nabız atışı tutuyor. Debteralar yavaş, salınan bir adımla dans ediyor. Bedenleri ileri geri sallanıyor, ezgi bir yükseliyor bir alçalıyor ve saatler boyunca kesilmiyor.

Gecenin en çok beklenen anı Meryem Kilisesi'nin avlusunda yaşanıyor. Beyaz cüppeli rahipler hendeğin üst kenarında, avluya bakan kayanın sırtında tek sıra halinde diziliyor. Aşağıda, avlunun dibinde başka bir rahip grubu duruyor. İki grup karşılıklı ilahi söylüyor. Yukarıdakiler, İsa'nın doğumunu çobanlara müjdeleyen melekleri temsil ediyor, aşağıdakiler yeryüzündeki insanları. Gökle yer arasındaki o eski konuşma, burada kayanın iki katı arasında yeniden canlandırılıyor. Mum ışığında ezgi kayadan kayaya yankılanıyor, avluyu çevreleyen binlerce hacı nefesini tutuyor. Kadınlar o tiz, titrek sevinç çığlığını atıyor. Bu çığlığı Anadolu'dan, Orta Doğu'dan tanıyan biri burada da aynı coşkunun sesini duyacaktır.

Kilise içlerine girmek isteyenler uzun kuyruklar oluşturuyor. Kapıda herkes ayakkabısını çıkarıyor. İçeride, yüzyıllardır çıplak ayakların aşındırdığı taş zeminin üstünde, yere serilmiş hasırlar ve kilimler var. Hava tütsüyle ağır, ışık loş. Duvar dibinde bir rahip, eski bir Ge'ez el yazmasından sesli okuyor. Rahiplerin elinde büyük, oymalı el haçları var, hacılar sırayla gelip alnını, dudaklarını bu haçlara değdiriyor. Kimileri kayanın kendisini öpüyor, avucunu duvara bastırıp dua ediyor. Burada taş, kutsallığın taşıyıcısı olmaktan öteye geçmiş. Kutsallığın kendisi gibi muamele görüyor.

Şafak söküp ayin sona erdiğinde oruç da bozuluyor. Kasabanın evlerinde günler öncesinden hazırlanan bayram yemeği sofraya geliyor: doro vat. Saatlerce soğan, tereyağı ve kırmızı berbere baharatıyla pişirilen, içinde haşlanmış yumurtalar olan koyu, acı bir tavuk yahnisi. Altına serilen injera, teff tahılından yapılan, mayalandığı için hafif ekşi, süngerimsi ve kocaman bir yassı ekmek. Hem tabak hem çatal işi görüyor. Yemek ortak bir sininin etrafında, elle yeniyor. Sevilen birine kendi elinle sardığın bir lokmayı ağzına uzatmak, gursha denen eski bir sevgi ve saygı işareti. Bayram sabahı bu jest sofradan sofraya dolaşıyor.

Kalabalık ertesi günlerde yavaş yavaş dağılıyor. Hacılar geldikleri gibi, yaya ya da kamyon kasalarında, beyaz şallarına sarınıp dağ yollarına dönüyor. Arkalarında söndürülmüş mumlardan kalan balmumu lekeleri, ayak izleriyle dolu bir toz tabakası ve yeniden sessizliğe gömülen kayalar kalıyor. Ama Lalibela'yı yalnızca bayram gecesinin ışığında görmek eksik bir resim olur. Bu kayalar yılın geri kalanında rüzgârla, yağmurla, yoksullukla ve son yıllarda savaşla da yüzleşiyor.

Bugün Lalibela'ya gelen biri, kiliselerin birkaçının üstünde ilk bakışta hiç beklemediği bir şey görür. Dev çelik sütunlara oturtulmuş, beyaz, çadır gibi geniş koruma çatıları. Bu sundurmalar 2000'lerin sonunda, Avrupa Birliği'nin desteklediği bir koruma projesiyle kuruldu. Amaç basitti: kiliseleri yağmurdan korumak.

Çünkü Lalibela'nın asıl düşmanı su. Haziran'dan Eylül'e kadar süren büyük yağmur mevsiminde, yerel adıyla kiremtte, dağa sağanaklar boşalıyor. Kiliselerin oyulduğu volkanik kaya yumuşak ve gözenekli. Ustaların işini kolaylaştıran bu özellik, aynı zamanda kayanın suyu bir sünger gibi emmesine yol açıyor. Su çatılardan sızıyor, tavan süslemelerini siliyor, duvarlarda çatlakları büyütüyor. Kayanın yüzeyinde likenler yayılıyor, eski resimler yavaş yavaş soluyor. Bazı kiliselerde ilk görülen bunlardı: kararmış duvarlar, ufalanan kenarlar, tavandan damlayan su.

Çelik sundurmalar geçici olarak tasarlanmıştı ve yalnızca birkaç yıl kalmaları öngörülüyordu. Ama yıllar geçti ve hâlâ yerindeler. Bugün başlı başına bir tartışma konusu oldular. Koruyucular, sütunların hendek kenarına çok yakın olduğunu, rüzgârda titreşen ağır yapının zaten kırılgan kayaya yük bindirdiğini söylüyor. Kalıcı bir çözüm için uluslararası çalışmalar yapıldı. Fransa ile Etiyopya 2019'da kiliselerin korunması için bir işbirliği anlaşması imzaladı. Ama dağın başındaki bu çelik iskeletler bir şeyi açıkça gösteriyor: sekiz yüz yıl ayakta kalmış bir mirası bundan sonrası için korumak, onu oymak kadar zor olabilir. Lalibela, 1978'de UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi'ne ilk alınan yerlerden biri olmuştu. Bu unvan dikkat ve para getirdi ama yağmurun bir mevsimde yaptığını her zaman zamanında onarmaya yetmedi.

Yağmurdan daha sert bir sınav 2021'de geldi. Etiyopya'nın kuzeyinde, federal hükümet ile Tigray bölgesinin yönetimi arasında başlayan savaş genişledi ve Ağustos 2021'de Tigray güçleri Lalibela'ya girdi. Kasaba aylarca cephe hattının ortasında kaldı ve el değiştirdi. Aralık başında hükümet güçleri geri aldı, kısa süre sonra yeniden çatışmalar oldu. Dünyanın gözü bir süre bu küçük dağ kasabasına çevrildi ve herkes aynı şeyi sordu: kiliseler zarar görecek mi? Raporlara göre yapılar büyük bir hasar görmeden kurtuldu. Ama kasabada yaşayanlar aynı şeyi söyleyemedi. Ulaşım kesildi, gıda ve ilaç bulmak zorlaştı, aileler dağıldı, can kayıpları yaşandı. 2022 sonunda imzalanan barış anlaşmasından sonra bile bölge sakinleşmedi. 2023'te Amhara bölgesinde Fano adlı yerel milislerle federal güçler arasında yeni çatışmalar başladı ve Lalibela yine bir süre bu mücadelenin içinde kaldı.

Savaşın kasabaya en derin darbesi sessiz oldu: ziyaretçiler gelmez oldu. Lalibela'nın ekonomisi büyük ölçüde kiliselere bağlı. Rehberler, küçük otel işletmecileri, el dokuması şal satanlar, haç oyan zanaatkârlar, katırıyla turistleri dağ manastırlarına taşıyanlar. Önce salgın, ardından savaş yıllarca bu akışı neredeyse durdurdu. Rehberlerin çoğu tarlaya döndü, oteller kapılarını kapattı. Bir zamanlar yabancı dillerde kilise tarihi anlatan gençler, ailelerinin buğday ve teff tarlalarında çalışmaya başladı.

Turizm her şey değil, çünkü bu dağların bir de asıl, eski ekonomisi var: toprak. Lalibela'nın çevresindeki yamaçlar, nesiller boyunca elle örülmüş taş duvarlarla basamak basamak taraçalanmış. Bu taraçalarda teff, arpa ve buğday yetişiyor. Yağmur zamanında ve yeterli gelirse hasat bereketli oluyor. Gelmezse, ya da tam yanlış zamanda sağanak olarak boşalırsa, bütün bir yıl tehlikeye giriyor. Lasta dağları, Etiyopya'nın kuraklıktan ve kıtlıktan en çok etkilenen yerlerinden biri. Kiliselerin üstündeki sundurmalar yağmuru dışarıda tutmaya çalışırken, aşağıdaki köylü bütün yıl o yağmuru bekliyor. Aynı gökyüzü, aynı dağda hem tehdit hem umut.

Kasabanın yaşlı mahallelerinde, Lasta'ya özgü, iki katlı, yuvarlak taş evlerden bazıları hâlâ ayakta. Kalın duvarlı, toprak ve sazla örtülü bu evlerin alt katında eskiden hayvanlar barınırdı, üst katında aile yaşardı. Akşamları hayvanların sıcaklığı yukarıyı ısıtırdı. Bugün çoğunun yerini teneke çatılı dikdörtgen yapılar aldı ve eski evler azaldı. Ama bazı evlerde akşam hâlâ aynı ritüel yaşanıyor: kahve töreni. Ev sahibi kadın yeşil kahve çekirdeklerini küçük bir sacda kavuruyor, ortalığa yayılan dumanı konuklara doğru savuruyor. Çekirdekler havanda dövülüyor, siyah, uzun boyunlu jebena denen toprak bir demlikte kaynatılıyor. Yanında tütsü yanıyor. Kahve üç tur dökülüyor ve her turun kendi adı var. Üçüncü fincanın bereket getirdiğine inanılıyor. Konuşmalar uzuyor, haberler paylaşılıyor, dertler açılıyor. Savaş yıllarında da bu fincanlar dolaşmayı bırakmadı.

Sofrada başka bir tanıdık tat da var: bal. Lalibela'nın adını arılardan aldığı söylencesi, bu dağlarda sadece bir hikâye değil. Yamaçlarda geleneksel kovanlar asılı duruyor ve Lasta balı bölgede çok seviliyor. O bal, suyla ve gesho denen bir bitkinin yapraklarıyla mayalanıp tej'e, yani altın renkli, tatlı bal şarabına dönüşüyor. Evlerde mayalanan, arpadan yapılmış daha hafif bir yerel bira olan tella da var. Ama bu dağın sofrası çoğu zaman sade. Oruçlu günlerde, ki Etiyopya Ortodoksları için bunlar haftanın en az iki günü ve yılın büyük bir bölümü demek, sofraya nohut ununun baharatla pişirildiği koyu bir püre olan şiro geliyor. Yanında da yine injera. Bir hacı için ya da bir rahip için bu sadelik bir yoksunluk sayılmıyor. Kayadan oyulmuş kiliselerle aynı disiplinin sofradaki karşılığı.

Bu disiplinin en canlı taşıyıcıları, kiliselerin gölgesinde yaşayan insanlar. Rahipler, diyakozlar ve kilise okullarında Ge'ez ile ilahi öğrenen öğrenciler. Bu gençlerin bir kısmı, eski geleneği sürdürerek, kapı kapı dolaşıp ekmek ya da tahıl istiyor. Bu bir dilencilik sayılmıyor. Kendini dine adamışlığın, alçakgönüllülüğün bir parçası. Kasabanın çevresindeki kayalara oyulmuş küçük mağaralarda münzevi keşişler yaşıyor. Bazıları ömrünü orada dua ederek geçiriyor ve hiç dışarı çıkmıyor. Kiliselerin bekçisi olan rahipler ise sekiz yüz yıllık bir zincirin son halkaları. Her biri, belli bir kilisenin anahtarını, el yazmalarını, haçlarını ve hikâyelerini önceki kuşaktan devralmış.

Lalibela'nın asıl mucizesi de belki burada saklı. Dünyada kayaya oyulmuş başka büyük yapılar da var, ama çoğu bugün sessiz anıtlar. Ziyaretçiler fotoğraf çekip gidiyor ve oyulmalarındaki inanç çoktan susmuş. Lalibela'da ise susmadı. Çelik sundurmaların altında, savaşın bıraktığı yaraların yanında, yağmurun kemirdiği duvarların dibinde her sabah bir rahip hâlâ el yazmasını açıyor ve Ge'ez ilahisini okuyor. Kayayı oyan eller çoktan toprağa karıştı. Onları oymaya iten rüyayı ise bugün dağda yaşayan insanlar sürdürüyor. Bu insanlar kahvelerini üç tur döküyor, tarlalarına yağmur bekliyor, orucunu tutup bayram gecesi mumunu yakıyor. Bu taşların bir sekiz yüz yıl daha ayakta kalıp kalmayacağı, sundurmalardan çok bu insanlara bağlı.

Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.