← Nöron Seyahat

Kendi Madeninin Üstünden Taşınan Şehir: Kiruna

2026-10-20 · 18 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

İsveç'in Kuzey Kutup Dairesi'nin yukarısındaki maden kasabası Kiruna'nın portresi. Dünyanın en büyük yeraltı demir madeni kasabanın altını oyup zemini çatlattığı için kasaba, kilisesi, evleri ve meydanıyla birlikte birkaç kilometre doğuya taşınıyor; 2025 Ağustosu'nda ahşap kilise tek parça hâlinde, iki günde yeni yerine götürüldü. Bölüm bunu, ren geyiği göç yolları madenle ve yeni şehirle kesişen Sami köylerinin hikâyesiyle, Narvik'e uzanan cevher demiryoluyla, kutup gecesiyle ve kurutulmuş ren eti ile bulut meyvesi sofrasıyla birlikte anlatıyor.

kirunaisveç laponyasıtaşınan şehirsamidemir madeni

Bölüm metni

2025'in bir ağustos sabahı, 600 tonluk kırmızı ahşap bir kilise yerinden kaldırıldı ve saatte yarım kilometre hızla yeni şehre doğru yola çıktı. Binlerce kişi yol kenarında onu izledi. Kiruna'da şehri ayakta tutan maden aynı zamanda onu yerinden ediyor: burada insanlar evlerini kaybetmiyor, evleri başka yere taşınıyor.

Sabahın erken saatinde, Kiruna'nın eski merkezinde bir sokakta durduğunuzu düşünün. Hava ekimde bile keskin, nefesiniz buhar olup yükseliyor. Ayağınızın altındaki asfaltta ince bir çatlak var. Birkaç metre ötede bir tel örgü ve üzerinde sarı bir tabela, bu çizginin ötesine geçilmemesini söylüyor. Örgünün arkasında boş binalar, camları sökülmüş pencereler, kaldırımlarında ot bitmiş sokaklar duruyor. Burada savaş olmadı, deprem olmadı, sel basmadı. Bu kasabayı yerinden eden şey, tam altında yatan servetin kendisi.

Kiruna, İsveç'in en kuzeyindeki şehir. Kutup Dairesi'nin yaklaşık 145 kilometre kuzeyinde, tundrayla tayganın birleştiği bir yerde kurulmuş. Adı, Sami dilinde kar tavuğu anlamına gelen giron kelimesinden geliyor. Kışları beyaza bürünen, karın içinde neredeyse görünmez olan o kuştan. Ama şehri var eden şey kuşlar değil, demir.

Şehrin batısında, uzun ve kambur bir sırt gibi uzanan Kiirunavaara, yani Kiruna Dağı yükseliyor. Bu dağın içinde dünyanın bilinen en zengin demir cevheri yataklarından biri var. Cevher manyetit; öylesine saf ki bazı kısımlarında demir oranı yüzde 60'ın üzerine çıkıyor. Sami ren çobanları bu kayaların farkındaydı, pusulaların burada saçmaladığını yüzyıllar önce gören gezginler de oldu. Fakat bu kadar kuzeyde, bu kadar uzakta bir cevheri dünyaya taşımak 19. yüzyılın sonuna kadar hayal sayılırdı.

O hayali gerçeğe çeviren, bir demiryolu oldu. Cevher Hattı denen demiryolu, Kiruna'yı bir yandan Bothnia Körfezi'ndeki Luleå limanına, diğer yandan dağları aşarak Norveç kıyısındaki Narvik'e bağladı. Narvik'in sırrı, Gulf Stream'in ılık sularıydı; Luleå kışın buz tutarken Narvik limanı yıl boyu açık kalıyordu. Hat 1902'de tamamlandığında, Kiruna'nın cevheri artık Avrupa'nın çelik fabrikalarına ulaşabiliyordu.

Kasabanın kurucusu sayılan kişi, maden şirketinin ilk yöneticisi Hjalmar Lundbohm'du. Şirketin tam adı Luossavaara-Kiirunavaara Aktiebolag; bugün herkes onu kısaca Devlet Maden Şirketi diye bilir, çünkü uzun süredir İsveç devletine ait. Lundbohm, 1900 yılında burada sıradan bir maden kampından fazlasını kurmak istedi. Ahşap barakalar yerine planlı sokaklar, okullar, bir kütüphane, işçilerin kendini evinde hissedeceği bir kasaba istedi. Kiruna böylece cevherin hemen yanı başında, dağın eteğinde, madenle göz göze yaşayan bir yer olarak büyüdü.

Sorun da tam olarak bu yakınlıktaydı. Cevher yatağı dağın içinde dümdüz durmuyor. Dev bir levha gibi, yaklaşık 60 derecelik bir açıyla doğuya doğru eğimli biçimde yerin derinliklerine iniyor. Doğuda da şehir var. Yani madenciler ne kadar derine inerse, cevherin peşinden o kadar şehrin altına doğru kayıyorlar.

İlk yıllarda madencilik açık ocakta yapılıyordu; dağın tepesi basamak basamak kesiliyordu. Sonra yeraltına geçildi ve bugün kullanılan yöntem benimsendi. Bu yöntemde cevher, yatay katlar halinde patlatılıp aşağıdan çekiliyor. Boşalan yerin üstündeki kaya da kendi ağırlığıyla çöküyor. Bu planlı göçük yerin derinlerinde kalmıyor; zaman içinde yukarıya, yüzeye doğru ilerliyor. Toprak oturuyor, yarılıyor, eğiliyor. Madenin yanındaki zemin yavaş ama durdurulamaz bir hareketle şehre doğru sürünüyor.

Bugün Kiruna madeni dünyanın en büyük yeraltı demir madeni. Ana taşıma katı yerin 1365 metre altında. Dev elektrikli trenler, ışığın hiç ulaşmadığı tünellerde cevher taşıyor. Arada bir yüzeyde de hissediliyor bu iş. Mayıs 2020'de madendeki kaya hareketleri, büyüklüğü 4,1 olarak ölçülen bir sarsıntıya yol açtı. İsveç'te madencilikten kaynaklanan en güçlü sarsıntılardan biriydi bu. Yerin altında kimse yaralanmadı ama şehirdeki pek çok kişi o gece, ayağının altındaki şeyin ne kadar canlı olduğunu bir kez daha anladı.

Kararın açıklandığı yıl 2004'tü. Devlet Maden Şirketi, madeni sürdürmek istiyorsa şehrin merkezinin yerinden kalkması gerektiğini duyurdu. Seçenekler açıktı ve hiçbiri kolay değildi. Ya maden kapanacak ve onunla birlikte Kiruna'nın varlık nedeni ortadan kalkacaktı, ya da şehir yer değiştirecekti. Kasabanın büyük kısmı geçimini doğrudan ya da dolaylı olarak madenden sağlıyordu. Kiruna'da bir şeyi seçmek, öbürünü kaybetmek demekti.

Böylece eşi pek görülmemiş bir proje başladı. Bir şehrin merkezi, kendi madeninin üstünden doğuya doğru, birkaç kilometre öteye taşınacaktı. Yaklaşık 6 bin kişinin evi değişecekti. Okullar, oteller, dükkânlar, hastane, tren istasyonu yeniden kurulacaktı. Ve bazı binalar yıkılmak yerine, bir parça olarak sökülüp ya da bütünüyle tekerlekler üzerinde, yeni yerlerine götürülecekti. Bunların en ünlüsü ve en yüklüsü de şehrin kalbi sayılan bir kiliseydi.

Kiruna Kilisesi'ni ilk gören çoğu kişi önce bir an duraksar. Bildiğimiz kilise biçimlerine benzemez. Kırmızı boyalı ahşaptan, dik ve geniş bir çatıdan oluşur; uzaktan bakınca toprağa oturmuş dev bir çadırı andırır. Bu benzerlik tesadüf değil. Mimar Gustaf Wickman, binayı Samilerin geleneksel konik çadırı ile kerestesiyle kurulan kulübelerinden esinlenerek tasarladı. Kilise 1912'de kutsandı. İçinde, sanatçı kimliğiyle tanınan İsveç prensi Prens Eugen'in yaptığı bir sunak tablosu var. Kiliseyi yaptıran da, kasabanın her köşesinde izine rastlanan Hjalmar Lundbohm'du.

2001'de İsveç'te yapılan bir kamuoyu yoklamasında Kiruna Kilisesi, ülkenin en güzel yapısı seçildi. Kuzeyin bu uzak madenci kasabası için bu bir gurur kaynağıydı. Kilise vaftizlerin, düğünlerin, cenazelerin, noel gecesi ayinlerinin yeriydi. Burada evlenen çiftlerin torunları da burada vaftiz edilmişti. Yani yalnızca bir mimari eser değil, kuşaklar boyu bir hafıza deposuydu.

Ve o kilise de çatlak çizgisinin yaklaştığı bölgedeydi.

Ağustos 2025'te, uzun bir hazırlığın ardından, kilise yerinden kaldırıldı. Ağırlığı yaklaşık 672 ton olan yapı, altına yerleştirilen çelik kirişlerle yerinden kaldırıldı ve uzaktan kumanda edilen, onlarca tekerlekli dev taşıyıcı araçların üstüne oturtuldu. Bunun için yollar genişletildi, bazı köprü ve viyadükler sökülüp yeniden yapıldı, elektrik hatları geçici olarak kaldırıldı. 19 Ağustos sabahı kilise, saatte yaklaşık 500 metre gibi bir hızla yola çıktı. Yaklaşık 5 kilometrelik yolculuk iki gün sürdü.

O iki gün boyunca yol kenarları kalabalıktı. Bazıları battaniyelere sarınmış, bazıları termoslarından kahve dolduruyordu. Canlı yayın izleyenler dünyanın dört bir yanındaydı. Bir binanın yavaşça, neredeyse bir cenaze alayı ağırbaşlılığıyla ilerleyişini izlemek, birçok kişiye hem sevinç hem tuhaf bir hüzün verdi. Kilise kurtarılıyordu, evet; ama onu yerinden söken neden, aynı zamanda geride kalan her şeyin sonunu da ilan ediyordu. Çan kulesi de ayrıca taşındı ve yeni yerde kilisenin yanına yerleştirildi. Kilisenin yeni temelleri üzerine oturtulup iç düzenlemelerin ardından yeniden ibadete açılması 2026'ya planlandı.

Kilise taşınan tek yapı değil. Lundbohm'un yaşadığı ahşap ev de dahil olmak üzere, kültürel değeri yüksek görülen yirmi kadar bina korunmak üzere seçildi. Bunlar ya bütün halinde taşındı ya da parça parça sökülüp yeniden kuruldu. Eski renkli ahşap evlerin bir kısmı, yeni merkezin kenarında bir tür hatıra mahallesi oluşturuyor. Ama sayı açısından bakılınca, kurtarılanlar kaybolanların yanında az. Apartman blokları, oteller, okullar, uzun yıllar insanların buluştuğu kafeler büyük ölçüde yıkıldı.

Bu kayıpların en çok tartışılanı eski belediye binası oldu. Mimar Artur von Schmalensee'nin tasarladığı bina 1963'te açılmış, ertesi yıl İsveç'in en saygın mimarlık ödülünü almıştı. Modernist çizgileriyle, içindeki sanat eserleriyle şehrin kamusal yüzüydü. Koruma isteyen sesler yükseldi, uzmanlar uyarılar yaptı. Ama binayı taşımak teknik olarak çok zor ve pahalı bulundu. 2019'da yıkıldı. Ondan geriye kalan en belirgin parça, demir iskeleti ve çanlarıyla ünlü saat kulesi oldu; o da yeni merkezde yeniden dikildi.

Yeni belediye binası 2018'de açılmıştı bile. Danimarkalı mimarlık bürosu Henning Larsen'in tasarladığı yuvarlak yapı, parıltılı cephesi yüzünden Kristal adıyla anılıyor. Yeni şehir merkezinin planı ise bir uluslararası yarışma sonucu İsveçli White mimarlık bürosuna verildi. Planın fikri, eski Kiruna'nın sıkışık, yürünebilir dokusunu yeni yerde yeniden üretmek ve şehri bir kez daha taşınmak zorunda kalmayacak biçimde, maden sahasından uzağa yerleştirmekti.

Kâğıt üzerinde bu güzel bir tasarım. Sokakta ise duygular daha karışık. Devlet Maden Şirketi, taşınmak zorunda kalan ev sahiplerine evlerinin piyasa değerinin üstünde tazminat ödedi ya da yeni konutlarda kiracılara benzer koşullar sağladı. Yine de yeni binalardaki kiralar, eski binaların yıllar içinde ucuzlamış kiralarından yüksekti. Yaşlı sakinler için, ömrünü geçirdikleri mahallenin ızgara düzenini, köşedeki fırını, çocukluk okullarının bahçesini bırakmak paraya çevrilebilecek bir kayıp değildi. Gençler ise çoğu zaman yeni yerdeki modern konutları, aydınlık meydanı sevdiklerini söylüyordu.

Eski merkez şimdi yavaş yavaş boşalan bir arazi. Bazı sokaklar yürüyen kimseyi görmüyor, bazı binaların yalnızca temelleri kalmış. Tel örgüler yıldan yıla biraz daha doğuya ilerliyor. Hiçbir şey birden olmuyor; her şey toprağın hareketi kadar ağır ilerliyor. Ve Kiruna'nın hüznü de belki tam buradan geliyor: kimse burada ani bir felaket yaşamadı, ama herkes uzun yıllar boyunca, gözünün önünde azar azar kaybolan bir şehirde yaşadı.

Ama Kiruna, yalnızca madenin, maden şirketinin ve yerinden sökülen binaların hikâyesi değil. Demiryolu gelmeden, ilk barakalar kurulmadan çok önce de bu topraklarda yaşayanlar vardı. Samiler binlerce yıldır bu bölgede, ren geyiklerinin mevsimlik yolculuğunun ritmine uyarak yaşıyor.

Kiruna çevresinde ren geyiği gütmeyi sürdüren Sami köy birlikleri var; bunların arasında Gabna ve Laevas adlı iki köy birliği, yolları şehrin ve madenin tam ortasından geçen sürüleri yönetiyor. Ren geyikleri kışı alçak ormanlık bölgelerde, likenlerin bol olduğu yerlerde geçiriyor. Bahar geldiğinde batıdaki dağlara, buzağılama alanlarına doğru yürüyorlar. Bu yolculuk, kuşaklardır değişmeyen geçitlerden ve vadilerden geçiyor.

Maden, demiryolu, yeni yollar ve şimdi taşınan şehir, bu geçitlerin bir kısmını kapattı ya da daralttı. Bazı yıllarda sürüler engelleri aşamayınca kamyonlarla taşınmak zorunda kalıyor. Sami ren çobanlarının temsilcileri, yeni şehrin planlanmasında ve madenin genişlemesinde, bu göç yollarının hesaba katılması için uzun süredir uğraşıyor. Kiruna'da Sami kimliği yalnızca bir tarih meselesi değil; Sami Parlamentosu'nun merkezi de bu şehirde bulunuyor. Kentte İsveççenin yanında Sami dili, Fince ve Fin sınırındaki vadi halkının dili olan Meänkieli de duyulabiliyor. Bu çok dillilik, şehrin sofrasına da sinmiş durumda.

Kiruna'nın sofrasını anlamak için önce ışığı anlamak gerekiyor. Aralık ortasından ocak başına kadar güneş burada hiç ufkun üstüne çıkmıyor. Kutup gecesi denen bu dönemde öğle saatlerinde gökyüzü mavimsi, morumsu bir alacakaranlığa bürünüyor, sonra yeniden kararıyor. Yazın ise tam tersi oluyor; mayısın sonundan temmuzun ortasına kadar güneş hiç batmıyor. Bu iki uç arasında yaşamak, hem bedeni hem mutfağı biçimlendirmiş.

Uzun, karanlık bir kış için yiyecek saklamak gerekiyordu. Bu yüzden kuzeyin geleneksel mutfağı kurutmanın, tütsülemenin ve tuzlamanın mutfağı. Sonbaharda ren geyikleri kesildiğinde, etin bir kısmı tuzlanıp soğuk dumanla tütsüleniyor. Ortaya çıkan suovas, yani tütsülenmiş ren eti, ince dilimler halinde kesiliyor; kokusu odun ateşinin, tadı hem tuzun hem dumanın izini taşıyor. Ren etinden yapılan bir başka sevilen yemek, donuk etin incecik rendelenip tereyağında mantar ve soğanla kavrulduğu ren kavurması. Yanına genellikle patates püresi ve ekşimsi kırmızı yaban mersini reçeli konuyor.

Kutup gecesinde sofraya gelen bir başka nimet, buzlu göllerin altından çıkarılan balıklar. Kuzey alabalığı da denen kutup alabalığı, temiz ve soğuk sularda yaşıyor; tütsülenmiş, tuzlanmış ya da tavada pişmiş haliyle bölgenin sevilen tatlarından biri. Kışın göl yüzeyinde açılan deliklerin başında oturup balık tutmak, Kiruna'da hâlâ hem bir geçim hem de bir yalnızlık ve sabır ritüeli.

Sonra tatlı ve yaz anıları geliyor. Bataklık ağzındaki toprakta yetişen kuzey böğürtleni, altın sarısı rengiyle bölgenin en kıymetli meyvesi sayılıyor. Kısa yazın hazinesi bu meyveler toplanıp reçel yapılıyor ve kışın, karanlık aylarda sofraya çıkarılıyor. Bir kaşık kuzey böğürtleni reçeli, temmuzun hiç batmayan güneşini aralığın karanlığına taşıyan küçük bir hediye gibi.

Fin ve vadi halkının etkisini en güzel gösteren gelenek ise kahve peyniri. Hafifçe kızartılmış, gıcırtılı bir taze peynir, küçük parçalar halinde bir fincan kahvenin içine atılıyor. Peynir sıcakta yumuşuyor, kahve tuzlu ve sütlü bir tat kazanıyor, ve dibinde kalan peynir kaşıkla yeniyor. Dışarıdan gelen biri için tuhaf görünebilir; ama eksi 30 derecelik bir öğleden sonrasında, ahşap bir mutfakta, ellerinizi ısıtan bir fincanın içinde bu ikiliyle karşılaşınca, bunun neden kuşaklar boyu sürdüğünü anlıyorsunuz.

Kiruna'nın kış takvimi de bu iklimle şekillenmiş. Her ocak sonunda, güneşin haftalar sonra ilk kez ufukta görünmeye başladığı günlerde, şehirde kar festivali düzenleniyor. Dev kar heykelleri yontuluyor, ren geyiği yarışları yapılıyor. Kutup gecesinin bitişini kutlamak, burada sadece bir festival değil, karanlığın atlatıldığını birlikte kabul etmenin bir yolu.

Şimdi bu bütün tabloya bir kez daha, bugünden bakalım. 2023 başında Devlet Maden Şirketi, Kiruna yakınlarında Avrupa'nın bilinen en büyük nadir toprak elementi yatağını bulduğunu duyurdu. Elektrikli araçların motorlarından rüzgâr türbinlerine kadar pek çok yeşil teknoloji için gereken bu metaller, Avrupa'nın başka ülkelere olan bağımlılığını azaltabilecek bir kaynak olarak görülüyor. Yani Kiruna'nın toprağı, bir yüzyıl önce Avrupa'nın sanayisine demir verdiği gibi, şimdi de enerji dönüşümünün hammaddesini vermeye aday.

Bu haber, şehrin hikâyesindeki ikilemi yeniden canlandırdı. Yeni madenler iş, yatırım ve gelecek anlamına geliyor. Ama aynı zamanda yeni yollar, yeni tesisler ve ren geyiklerinin geçit verdiği vadilerde yeni engeller de demek. Sami köy birlikleri, yeşil dönüşüm adına açılacak bir madenin de kendi yaşam biçimlerini daraltabileceğini dile getiriyor. Kiruna, bir kez daha, yer altındaki servetle yer üstündeki hayat arasında denge kurmaya çalışan bir yer olarak duruyor.

Ve belki de Kiruna'nın bize anlattığı en derin şey bu. Bir şehir, taşınabilen binalardan, sökülüp yeniden dikilebilen saat kulelerinden, tekerleklere oturtulan kiliselerden ibaret değil. Bir şehir, bir mutfağın içindeki kahve peynirinin kokusunda, kutup gecesi boyunca yakılan mumlarda, bahar geldiğinde batıya yürüyen sürülerde yaşıyor. Kiruna'nın merkezi doğuya kaydı; ama kar tavuğu hâlâ beyaz tüyleriyle aynı tepelerde dolaşıyor, ren geyikleri hâlâ aynı mevsimde aynı dağlara yöneliyor, ve aralığın ortasında güneş, şehrin yeni ya da eski olmasına bakmaksızın, yine ufkun altında kalıyor.

Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.