2026-10-21 · 19 dk
Hawaii'nin Molokai adasının portresi. Bölüm, dünyanın en yüksek deniz uçurumlarının dibindeki Kalaupapa yarımadasını anlatıyor. 1866'dan 1969'a kadar sekiz bine yakın cüzzam hastası buraya sürüldü; Peder Damien ile Marianne Cope burada yaşadı. Yasak kalktıktan sonra bile ayrılmayı reddeden son sakinler, katırla inilen yirmi altı virajlı patika ve trafik ışığı olmayan, gemi turizmine kapısını kapatan Hawaili bir adanın bugünkü hâli de bölümde yer alıyor.
molokaihawaiikalaupapacüzzamada1866'da bir gemi Molokai'nin kuzey kıyısına yaklaştı ve yolcularını kıyıya yüzsünler diye denize itti. Geri dönüş yoktu, çünkü arkalarında bin metrelik bir uçurum, önlerinde açık okyanus vardı. Yüz yıl sonra yasak kalktığında, oraya sürülenlerin çoğu gitmek istemedi.
Hawaii takımadalarının ortasında, Maui ile Oahu arasında uzanan Molokai adasının kuzey kıyısına denizden yaklaşırsanız önce bir duvar görürsünüz. Yeşil, dik, neredeyse dimdik bir duvar. Yağmur bulutları tepesine takılır, yamaçlarından ince şelaleler süzülür, eteklerinde Büyük Okyanus'un dalgaları hiç dinmeden kayalara çarpar. Hawaililer bu uçurumlara pali der. Amerika Birleşik Devletleri'nin National Park Service kurumu, yani Milli Parklar İdaresi, bunları dünyanın en yüksek deniz uçurumları olarak tanımlar. Yer yer 1000 metreyi aşan bu duvarın dibinde, sanki dev bir el tarafından denize bırakılmış gibi duran alçak, düz bir kara parçası vardır. Adı Kalaupapa'dır; Hawaii dilinde "düz yaprak" ya da "geniş ova" anlamına gelir.
Bu yarımada, uçurumlar oluştuktan çok sonra, denizin içinden yükselen küçük bir yanardağın lavlarıyla meydana geldi. Ortasında hâlâ o yanardağın, Kauhakō'nun, sönmüş krateri durur. Yani Kalaupapa jeolojik olarak da adaya sonradan eklenmiş bir parçadır; ana karaya yapışık ama ondan kopuk. Üç yanını deniz sarar, dördüncü yanını uçurum. Kışın kuzeyden gelen dalgalar teknelerin yanaşmasını aylarca imkânsız kılar. Yukarıdaki adaya giden tek kara yolu, uçurumun yüzüne oyulmuş, 26 virajlı, yaklaşık 5 kilometrelik dar bir patikadır; bu patika neredeyse 600 metre yükselir.
Bir yeri hapishane yapmak için duvar örmeniz gerekmez. Doğa bunu sizin yerinize çoktan yapmışsa yalnızca kapıyı kilitlemeniz yeter. 19. yüzyılın ortasında Hawaii Krallığı'nın yöneticileri, Kalaupapa'ya baktıklarında tam olarak bunu gördüler.
O yıllarda Hawaii büyük bir yıkımın içindeydi. Avrupalı ve Amerikalı gemilerle gelen kızamık, çiçek, grip gibi hastalıklar yerli nüfusu kırıp geçirmişti. Bunların arasına bir de cüzam eklendi. Bugün Hansen hastalığı olarak bilinen bu enfeksiyonun bakteriden kaynaklandığı henüz bilinmiyordu; Norveçli hekim Gerhard Armauer Hansen etkeni ancak 1873'te tanımlayacaktı. Bilinen tek şey hastalığın yavaş ilerlediği, bedeni şekilden şekle soktuğu ve korku yaydığıydı. Tedavisi yoktu.
3 Ocak 1865'te Kral Kamehameha V, cüzamın yayılmasını önlemeye yönelik bir yasayı onayladı. Yasa, hastalığı taşıdığından şüphelenilen herkesin yakalanıp ayrı bir yere gönderilmesini öngörüyordu. Sağlık Kurulu bu yer için Molokai'nin kuzeyindeki yarımadayı seçti. Burada yaşayan yerli aileler topraklarından çıkarıldı. 6 Ocak 1866'da ilk grup, 9 erkek ve 3 kadın, yarımadanın doğu kıyısındaki Kalawao'ya bırakıldı.
Bırakıldı sözcüğü burada mecaz değil. Gemiler çoğu zaman kıyıya yanaşamadığı için hastalar sığ suya indirilir, bazen de denize atılıp yüzerek karaya çıkmaları beklenirdi. Erzak sandıkları dalgalara emanet edilirdi. Kurulun ilk planı, hastaların toprağı işleyip kendi yiyeceklerini üreteceği bir yerleşimdi. Ama gönderilenlerin çoğu hastaydı, bir kısmı ağır hastaydı; tarla sürecek gücü yoktu. Barınak azdı, yiyecek yetersizdi, doktor yoktu. Hawaililerin bu hastalığa verdiği ad, sonradan Kalaupapa'nın adeta öbür adı oldu: ma'i ho'oka'awale, yani "ayıran hastalık".
Gerçekten de ayırıyordu. Bir çocuğun derisinde açık renkli, hissizleşmiş bir leke görülmesi yetiyordu. Yetkililer gelir, kişiyi Honolulu'daki bir gözetim istasyonuna götürür, teşhis konursa Molokai'ye giden gemiye bindirirdi. Ailelerin limandaki vedası çoğu zaman son görüşmeydi. Bazı eşler, anne babalar ya da kardeşler sevdiklerini yalnız bırakmamak için onlarla birlikte gitmeyi seçti. Bunlara kōkua, yani "yardımcı" denirdi. Sağlıklı oldukları hâlde sürgüne gönüllü olarak katılıyor, hasta yakınlarına bakıyor, çoğu zaman bir daha geri dönmüyorlardı.
Yerleşime gelenlerin büyük çoğunluğu yerli Hawaiililerdi. Hasta olmayan kalabalıklar için dünyanın öbür ucundaki bir yasa maddesiydi bu; yerliler içinse aileyi, toprağı ve soyu birbirine bağlayan dokunun yırtılmasıydı. 1866'dan sonraki yaklaşık bir asırda yarımadaya 8 bin civarında insan gönderildi. Bunların ezici bir kısmı orada öldü ve orada gömüldü. Yarımadanın toprağı, bugün hâlâ yerleri tam belirlenemeyen binlerce mezarı taşır.
İlk yıllarda yerleşimde kurum da, otorite de neredeyse yoktu. Güçlü olan zayıfın erzakına el koyabiliyor, yeni gelenler ne bulursa onunla idare ediyordu. Bu dönem hakkında yazılan anlatıların çoğu yerleşimi sefil ve kuralsız bir yer olarak resmeder. Kalaupapa'ya sonradan gelecek olan, uçurumun dibindeki bu dünyayı tek başına değiştiremeyecek ama ona bambaşka bir yüz kazandıracak bir adam olacaktı.
1873 baharında Hawaii'deki Katolik misyonunun piskoposu, Kalawao'ya gönüllü bir rahip aradı. Gönüllülerden biri, 33 yaşındaki Belçikalı bir misyonerdi. Asıl adı Jozef De Veuster'di; Tremelo köyünde, Flaman bir çiftçi ailesinde doğmuş, tarikata katılınca Damien adını almıştı. 10 Mayıs 1873'te Kalawao kıyısına ayak bastığında görevin birkaç haftalık bir nöbet olması düşünülüyordu. Damien kalmayı seçti. Bir daha da hiç ayrılmadı.
Rahibin ilk karşılaştığı şey ölümün gündelikliğiydi. Yerleşimde neredeyse her gün biri ölüyordu ve cenazeler çoğu zaman sığ çukurlara, tabutsuz konuyordu; kimi zaman domuzlar ve köpekler mezarları eşeliyordu. Damien eline kazmayı aldı. Mezarları kendisi kazdı, tabutları kendi elleriyle yaptı. Biyografilerinde sık sık anılan bir ayrıntıdır bu: yerleşimde geçirdiği yıllar boyunca yüzlerce, belki de bini aşkın tabut çaktığı söylenir. Hastalar için ölümün artık sessizce yok olmak değil, adı konulmuş, toprağa saygıyla verilmiş bir son olmasını istiyordu. Bir cenaze derneği kurdu; ölenlerin ardından ilahi okunmasını, mezarlığın çitle çevrilmesini sağladı.
Ama Damien'i yalnızca ölülerin rahibi olarak anmak eksik kalır. Kalawao'da bir marangoz, bir inşaatçı, bir su yolu ustası gibi çalıştı. Hastalarla birlikte evler yaptı, yarımadanın öbür ucundaki vadiden yerleşime su getiren boru hattının kurulmasında öncülük etti. Var olan küçük ahşap kiliseyi büyüttü. Saint Philomena, yani Aziz Filomena Kilisesi, bugün de Kalawao'da ayakta duruyor. Kilisenin tahta zemininde açılmış küçük delikler vardır; rivayete göre hastalığı ilerlemiş olanların ayin sırasında dışarı çıkmadan tükürebilmeleri için açılmıştır. Rahip, kimsesiz kalan çocuklar için bir yetimhane kurdu, hastalarla aynı tabaktan yedi, aynı pipoyu paylaştı, yaralarını kendi elleriyle sardı.
Bu yakınlık, o devrin tıbbi anlayışı açısından büyük bir cüretti. Hastalığın nasıl bulaştığı tam bilinmiyordu ve korku, yerleşimi dışarıdan yöneten herkesin davranışını belirliyordu. Damien ise yukarıdaki yetkililerle, kilise hiyerarşisiyle, Sağlık Kurulu'yla sürekli çekişti. Daha fazla erzak, daha fazla ilaç, daha fazla malzeme istedi. Mektupları ısrarcıydı, bazen sertti; onu tanıyanların bir kısmı inatçı, sabırsız ve geçimsiz bulduğunu yazmıştır. Belki de bir yerde tek başına iz bırakabilmek için gereken huy tam olarak buydu.
1884'ün sonlarına doğru, anlatılan o meşhur sahne gelir. Damien ayağını kaynar suya soktuğunda hiçbir acı hissetmez. Hissizlik, hastalığın tanıdık işaretiydi. Teşhis kısa süre sonra doğrulandı. O andan sonra vaazlarında cemaatine "siz" yerine "biz cüzamlılar" diye seslendiği söylenir. Artık yerleşimin misafiri değil, sakiniydi.
Hastalığı son yıllarında hızla ilerledi. Ama tam da bu dönemde yanına yardımcılar geldi. Bunların en önemlisi, New York eyaletinin Syracuse kentinden gelen Fransisken rahibe Marianne Cope'tu. Rahibe Marianne, Honolulu'da yıllarca hastalara bakmış, 1888'de birkaç rahibeyle birlikte yarımadaya geçmişti. Damien'in ölümünden sonra onun kurduğu erkek çocuk yurdunun bakımını da üstlendi ve 1918'deki ölümüne kadar Kalaupapa'dan ayrılmadı. Yıllarca hastalarla iç içe yaşamasına rağmen hastalığa hiç yakalanmadı.
Damien, 15 Nisan 1889'da, 49 yaşında öldü. Onu Kalawao'da, ilk geldiğinde altında uyuduğu söylenen pandanus ağacının yanına gömdüler. Ölümünden birkaç hafta sonra İskoç yazar Robert Louis Stevenson yerleşimi ziyaret etti. Kısa bir süre sonra Honolulu'daki bir Protestan papazın Damien'i kötüleyen mektubu yayımlanınca Stevenson, rahibi savunan uzun ve ateşli bir açık mektup kaleme aldı. Bu tartışma, uçurumun dibindeki rahibin adını dünyaya duyurdu.
Damien'in hikâyesi bir bakıma Kalaupapa'nın hikâyesini gölgede bıraktı. Ziyaretçiler ve yazarlar uzun süre yerleşimi onun etrafında anlattı. Oysa yarımadada asıl yaşayanlar, yani hastaların kendileri, sessiz kurbanlar değildi. Kalawao'da ve zamanla daha ılık, daha kuru olan batı kıyısında, Kalaupapa'da, kendi kiliselerini kurdular, koro oluşturdular, bando kurdular, at yarışları düzenlediler, gazeteler ve dilekçeler aracılığıyla krallığa ve sonra yeni yönetime seslerini duyurmaya çalıştılar. 20. yüzyılın başlarında yerleşimin ağırlık merkezi Kalawao'dan Kalaupapa'ya kaydı; doğu kıyısındaki eski köy zamanla terk edildi, geriye kiliseler ve mezarlar kaldı.
Yeni Kalaupapa artık düzenli bir kasabaydı. Evleri, dükkânı, hastanesi, postanesi vardı. Ama kasabanın görünmeyen kuralları hâlâ bir sürgün yerininkiydi. Hastaları ziyarete gelen akrabalar ayrı bir binada, çoğu zaman tel örgü ya da cam bölmenin ardından görüşebiliyordu. Yarımadada doğan bebekler, hastalık kapmasınlar diye doğumdan kısa süre sonra annelerinden alınıp adadan götürülüyordu. Bir anne çocuğunu bir daha belki yıllar sonra, belki hiç göremiyordu. Duvar artık yalnızca uçurum değildi; yasalar, korkular ve bölmeler de duvarın parçasıydı.
Kırılma, laboratuvardan geldi. 1940'lı yıllarda sülfon grubu ilaçlar Hansen hastalığının tedavi edilebileceğini gösterdi. Hastalar ilk kez bulaşıcı olmaktan çıkabiliyordu. 1949'da Oahu'da bir tedavi merkezi açılınca yeni teşhis konanlar artık Molokai'ye gönderilmez oldu. Ama yasanın kendisi, 1865'ten beri süren zorunlu tecrit, ancak 1969'da kaldırıldı. Kapı bir asırdan uzun bir süre sonra açılmıştı. Ve tam da o anda, yarımadada kalanların önemli bir kısmı şaşırtıcı bir karar verdi.
Gitmediler. Kalaupapa'da yaşayan hastaların çoğu, yarımadayı terk etme hakkını kazandıklarında orada kalmayı seçti. Bunu anlamak için onların yerinden bakmak gerekir. Çoğu çocukken ya da gençken getirilmişti. Dışarıdaki aileleri dağılmış, kimisi onları ölü saymış, kimisi utanç içinde adlarını anmayı bırakmıştı. Hastalık tedavi edilse de bıraktığı izler, bedendeki şekil bozuklukları, dışarıda hâlâ bakışlara, damgaya neden oluyordu. Kalaupapa ise onları oldukları gibi kabul eden tek yerdi. Arkadaşları, eşleri, kiliseleri, mezarlıktaki yakınları oradaydı. Sürgün yeri, yüz yıl içinde bir yurda dönüşmüştü.
Eyalet yönetimi, burada kalmak isteyenlerin ömür boyu kalabileceğini kabul etti. 1980'de yarımada, Kalaupapa National Historical Park, yani Kalaupapa Ulusal Tarih Parkı adıyla koruma altına alındı. Parkı Milli Parklar İdaresi ile Hawaii Sağlık Bakanlığı birlikte yönetiyor; araziler ise büyük ölçüde yerli Hawaiililere ayrılmış topraklar arasında. Kalaupapa idari olarak Kalawao ilçesine bağlı ve bu ilçe, kara yüzölçümü bakımından Amerika Birleşik Devletleri'nin en küçük ilçesi olarak bilinir. Hastaların yaşamı sürdükçe yerleşimin kuralları da büyük ölçüde onların isteğine göre belirlendi. Ziyaretçi sayısı sınırlandı, 16 yaşından küçüklerin girişine uzun süre izin verilmedi, dışarıdan gelenlerin bir sakinin davetiyle ya da izinli bir turla gelmesi gerekti. Burası bir müze değil, insanların evleriydi.
Bugün yarımadaya ulaşmak hâlâ zahmetli. Küçük bir havaalanına inen pervaneli uçaklar var. Ağır malzeme, yakıt ve araçlar, yılda bir kez, yazın deniz durulduğunda gelen bir mavnayla taşınıyor. Uçurumdaki 26 virajlı patika ise uzun yıllar Kalaupapa'nın simgesiydi; ziyaretçiler onu yürüyerek ya da katır sırtında inerdi. Aralık 2018'deki bir heyelan patikanın bir bölümünü yıkınca yol uzun süre kapalı kaldı. Ardından gelen salgın döneminde yaşlı sakinleri korumak için yarımada dışarıya neredeyse tamamen kapatıldı.
Uçurumun yukarısındaki Molokai de yarımadanın bu içe dönük ruhunu bir ölçüde paylaşır. Yaklaşık 7 bin kişinin yaşadığı ada, Hawaii'nin ana adaları arasında yerli Hawaii kökenli nüfus oranının en yüksek olduğu yerdir. Adada tek bir trafik ışığı bile yoktur. Ana kasaba Kaunakakai, birkaç sokaklık bir liman kasabasıdır; ahşap cepheli dükkânları, sabah erkenden sıcak ekmek kokusunun yayıldığı fırını, akşamüstü iskelede balık tutan aileleriyle. Maui'nin otel kuleleri ve Oahu'nun kalabalığı yalnızca birkaç düzine kilometre ötededir ama Molokai bilinçli olarak o yolu seçmedi. Adalılar yıllar içinde büyük otel projelerine, lüks konut planlarına ve yolcu gemilerinin yanaşmasına karşı çıktı. Adanın büyük bir kısmını elinde tutan çiftlik şirketi 2008'de faaliyetlerini durdurduğunda pek çok iş kaybedildi; buna rağmen adada turizme kapıları ardına kadar açma fikri hâlâ tartışmalı. Pek çok aile balıkçılık, avcılık ve küçük tarımla geçinir. Kıyılarda, eski Hawaililerin taş duvarlarla denizi çevirerek kurduğu balık havuzları hâlâ görülür; bazıları gönüllüler tarafından yeniden onarılıyor.
Bu tutum Kalaupapa'nın geleceği konusunda da kendini gösteriyor. Son yıllarda yarımadaya ziyaretçi erişiminin yeniden açılması tartışma yarattı. 2025 sonbaharında hastalardan birinin yürüttüğü küçük bir tur hizmeti yeniden başladı. 2026 yazında Milli Parklar İdaresi kendi yürüyüş turlarını başlatmak istediğinde ilk tur protestoyla karşılandı ve kurum, ziyaretçi erişimini yeniden değerlendirmek üzere turları askıya aldı. Bir yanda bu tarihin dünyaya anlatılması gerektiğini savunanlar, öte yanda yarımadanın bir gezi durağına dönüşmesinden, sakinlerin ve atalarının mezarlarının huzurunun bozulmasından endişe edenler var. İki tarafın da kaygısı aynı yerden doğuyor: bu toprağa nasıl saygı gösterileceği.
Asıl soru ise zamanın kendisiyle ilgili. 1866'dan bu yana gelen binlerce insandan bugün hayatta kalan eski hasta sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor ve yalnızca birkaçı hâlâ yarımadada yaşıyor. Son sakin de gittiğinde Kalaupapa'nın nasıl yönetileceği, hangi kuralların geçerli olacağı, ziyaretçilere nasıl açılacağı yıllardır konuşuluyor. Hastaların ve onların ailelerinin kurduğu Ka 'Ohana O Kalaupapa, yani Kalaupapa Ailesi derneği, bu soruya en çok bir şeyle cevap veriyor: unutulmamakla.
Kalaupapa Ailesi, uzun yıllardır yarımadaya gönderilen herkesin adının yazılacağı bir anıt için çalışıyor. Çünkü Kalaupapa'nın mezarlarının çoğu isimsiz, kayıtların bir kısmı kayıp, pek çok ailenin soy ağacında açıklanmamış boşluklar var. Bazı aileler büyükannelerinin ya da büyük amcalarının Molokai'ye gönderildiğini ancak bu arşiv çalışmaları sayesinde öğrendi. Anıt için çaba gösteren sakinlerin birçoğu onu görmeden hayatını kaybetti; dernek, anıtı 2028 sonbaharında açmayı umuyor. Bu, yüz yıl boyunca adları silinmeye çalışılan insanlara adlarını geri vermek demek.
Damien'in de hikâyesi Kalaupapa'da bitmedi. Naaşı 1936'da Belçika'ya götürüldü, Leuven'de yeniden defnedildi. 1995'te Papa İkinci Jean Paul onu kutsanmış ilan ettiğinde sağ elinin kalıntıları Kalawao'ya, ilk mezarına geri getirildi. 2009'da Papa On Altıncı Benedikt onu aziz ilan etti; Rahibe Marianne Cope da 2012'de azizler arasına katıldı. Hawaii eyaleti, Washington'daki Kongre binasına gönderdiği iki heykelden birini Damien'e ayırmıştır. Ama yarımadada onu anmak için kimsenin büyük törenlere ihtiyacı yok; Filomena Kilisesi'nin yanındaki mezarlıkta, okyanusa bakan sade bir taş yeterli.
Bugün Kalaupapa'ya gidebilen biri, akşamüstü yarımadanın batı kıyısında durduğunda, arkasında güneşin son ışığıyla kızıla dönen uçurumu, önünde ise köpüklenen denizi görür. Bu manzara bir zamanlar duvar demekti. Rüzgârda hafifçe sallanan beyaz haçlar, boyası solmuş ahşap evler, bir kilisenin önünde bekleyen bisiklet, yerleşimin hâlâ hayatta olduğunu ama artık yavaşça sessizleştiğini hatırlatır. Kapı açıldığında burada kalmayı seçenler, bir yere ait olmanın tanımını yeniden yazdılar. Dışarıdakiler onlara sürgün demişti. Onlar ise bu düz, rüzgârlı toprağa ev dediler.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.