2026-10-23 · 20 dk
Vezüv'ün eteğindeki Napoli'nin portresi. Bölüm, şehrin yabancılarla ve adı bilinmeyen ölülerle kurduğu borç ilişkisini üç gelenek üzerinden anlatıyor: Rione Sanità'daki Fontanelle mezarlığında veba ve kolera kurbanlarının kafataslarını evlat
napoliitalyaşehir portresiölüm kültüpizzaNapoli'de bir mağaranın içinde, adını kimsenin bilmediği binlerce kafatası duruyor ve bir zamanlar her birinin bir "ailesi" vardı. İnsanlar bu kafataslarını temizledi, onlara isim verdi, rüyalarında onlardan piyango numarası istedi. Ta ki 1969'da kilise "yeter" diyene kadar. Bu şehir yabancıya, ölüye ve azizine karşı hep borçlu yaşar. Bugün bile barda içmediğin bir kahvenin parasını, hiç tanımayacağın biri için ödersin.
Napoli'nin kuzeyinde, şehrin eski surlarının hemen dışında kalan bir vadide, tüf kayasına oyulmuş devasa bir mağara var. Girişinden adım attığınızda hava birden serinliyor, ışık sararıyor, ses boğuklaşıyor. Gözünüz karanlığa alıştığında duvar diplerinde düzgün sıralar halinde dizilmiş binlerce kafatasını görüyorsunuz. Uyluk kemikleri odun gibi istiflenmiş, kafatasları yan yana konmuş; bazılarının önünde mum, bazılarının üstünde küçük ahşap kulübeler, bazılarının yanında solmuş plastik çiçekler, tespihler, iğneyle tutturulmuş kâğıt notlar. Burası Cimitero delle Fontanelle, yani Fontanelle Mezarlığı. Ama bir mezarlıktan çok, ölülerle yaşayanlar arasında yüzyıllar boyunca sürmüş bir yazışmanın arşivine benziyor.
Bu mağara aslında bir taş ocağıydı. Napoli'nin sarımsı tüf taşı yüzyıllarca bu tepelerden kesilip çıkarıldı, şehrin sarayları, kiliseleri, kalabalık apartmanları bu taşla yükseldi. Taş alındıkça geriye büyük boşluklar kaldı. Sonra şehir bu boşlukları başka bir şeyle doldurmak zorunda kaldı. 1656 yılında Napoli'ye veba geldi ve şehrin nüfusunun yarısına yakınını alıp götürdü. Kiliselerin altındaki mezar odaları, avlular, kutsal topraklar bir anda doldu. Cesetler sokaklarda bekledi. Sonunda kimsesizlerin, yoksulların, adı bilinmeyenlerin kemikleri bu eski taş ocağına taşındı. Sonraki yüzyıllarda da şehir ne zaman bir salgınla, özellikle de 1836'daki kolerayla sarsılsa, kemikler buraya geldi. Kilise mezarlarından boşaltılan eski kalıntılar da aynı yolu izledi. Mağara, Napoli'nin unutulmuş ölülerinin toplandığı büyük bir hafızaya dönüştü.
Ama yığılmış kemikler, kendiliğinden bir inanca dönüşmez. Dönüşüm 19. yüzyılın ikinci yarısında başladı. 1872'de Gaetano Barbati adlı bir rahip, mahallenin kadınlarının yardımıyla bu karmakarışık kemik yığınını düzenlemeye girişti. Kafatasları ayrıldı, sıralara dizildi, uzun kemikler istiflendi. Kaos bir düzene kavuşunca mahalle halkı mağaraya başka gözle bakmaya başladı. Bu kafataslarının her biri bir zamanlar bir insandı, ama artık kimse onların adını bilmiyordu, kimse onlar için dua etmiyordu, kimse mezarlarına çiçek koymuyordu.
Katolik inancında, ölünün ruhu cennete varmadan önce Araf'ta arınma süresi geçirir ve yaşayanların duaları bu süreyi kısaltabilir. Napolililer bu fikri son derece somut bir uygulamaya çevirdi. Mağaradaki adsız ruhlara anime pezzentelle, yani yoksul ruhlar dediler. Sonra her biri kendine bir kafatası seçti. Bu kafataslarına sevgiyle capuzzelle, yani kafacıklar deniyordu. Seçilen kafacık evlat edinilirdi. Yeni sahibi onu temizler, parlatır, bir mendil ya da yastık üzerine yerleştirir, durumu iyiyse etrafına küçük bir taş ya da tahta kutu yaptırırdı. Düzenli ziyaret eder, dua eder, mum yakardı. Bu, ölüyü ahirete taşıyan bir hizmetti.
Karşılığında ise bir şey beklenirdi. Yoksul ruh, kendisine gösterilen ilgiye minnet duyar ve evlat edinene yardım ederdi. İş bulunması, bir hastanın iyileşmesi, savaşa giden oğulun sağ dönmesi, kızın iyi bir evlilik yapması. Ruhun cevabı çoğu zaman rüyada gelirdi. Evlat edinen kişi bir gece rüyasında bir yabancı görür, o yabancı adını söyler, hayatını anlatır, belki bir dilek iletirdi. O andan sonra kafatasının bir kimliği olurdu. Rüyalar bazen sayılarla da konuşurdu; Napoli'nin rüyaları sayılara çeviren eski geleneğiyle birleşince, kafacıklardan piyango numarası istemek de yaygınlaştı. Dilek gerçekleşmezse, kafatası terk edilebilir, yerine yenisi seçilebilirdi. Bu bir sevgi bağı olduğu kadar, açık yüreklilikle yürütülen bir alışverişti de.
Bazı kafataslarının kendi efsaneleri oldu. Bunlardan en ünlüsü Kaptan diye anılan kafatasıdır. Anlatılara göre ona saygısızlık eden bir genç, kendi düğününe Kaptan'ı alayla davet etmiş; düğün günü karabinalı bir yabancı belirmiş ve olay felaketle bitmiş. Hikâyenin pek çok değişik anlatımı var ve hiçbirinin belgesi yok, ama bu efsanenin varlığı bile önemli bir şey söylüyor: Mağaradaki ölüler pasif değildi. Kırılabilir, gücenebilir, cezalandırabilirlerdi. Bir başka kafatasının ise sürekli nemli kaldığına inanılır; ziyaretçiler ona dokunup kurumuş olup olmadığına bakardı, çünkü terleyen kafatası dualara yanıt veren kafatası sayılırdı.
Kilise bu uygulamaya hep ihtiyatla baktı. Ölülere dua etmek meşruydu ama bir kafatasına tapınırcasına bağlanmak, ondan numara istemek, rüyalarla pazarlık yapmak batıl inanç sınırını aşıyordu. 1969'da Napoli Başpiskoposu Kardinal Corrado Ursi bu kültü yasakladı ve mağara kapatıldı. Ama yasak, inancı tümüyle silemedi. Sanità mahallesinin yaşlıları kafacıklarını unutmadı. Mağara uzun yıllar kapalı kaldıktan sonra, 2000'li yıllarda mahalle halkının ısrarlı çabasıyla yeniden ziyarete açıldı. Bugün içeri girdiğinizde o küçük kulübelerin bazılarında hâlâ taze çiçek görebilirsiniz. Birileri hâlâ geliyor.
Bu şehir, ölümle bu kadar yakın, bu kadar teklifsiz bir ilişki kurmayı nereden öğrendi? Cevabın bir parçası, Napoli'nin ölümle her gün yüz yüze yaşamak zorunda kalmasında saklı. Şehrin hemen doğusunda, ufkun tam ortasında, her an uyanabilecek bir dağ duruyor.
Vezüv, Napoli körfezinin her köşesinden görünür. Sabah sisinde mavimsi bir gölge, akşamüstü pembeye çalan bir siluet. Kartpostallara yakışır, ama Napolililer onun ne olduğunu bilir. Milattan sonra 79 yılında Pompeii'yi ve Herculaneum'u kül ve sıcak gaz altında bırakan dağdır o. Ve o tarihten beri defalarca uyanmıştır. Böyle bir dağın gölgesinde yaşayan bir halk, kendisini koruyacak bir şey arar. Napoli bunu bir azizde buldu.
Gennaro, 4. yüzyılın başında Benevento piskoposuydu. Roma İmparatoru Diocletianus döneminde Hristiyanlara yönelik büyük zulüm sırasında yakalandı ve 305 yılı civarında Napoli yakınlarındaki Pozzuoli'de başı kesilerek idam edildi. Gelenek, onun kanının bir kadın tarafından iki küçük cam şişeye toplandığını anlatır. Aradan bin yıldan fazla zaman geçti ve 1389 yılına ait bir kayıtta, bu kanın kurumuş halden sıvıya dönüştüğü ilk kez yazıya geçti. O tarihten bu yana bu olay, Napoli'nin takvimini belirleyen en önemli ritüel oldu.
Kan bugün Napoli Katedrali'nde, gümüş bir muhafaza içinde saklanır ve yılda üç kez halka gösterilir. Birincisi Mayıs'ın ilk pazarından önceki cumartesi, kalıntıların şehre taşınmasının anısına. İkincisi 19 Eylül, azizin şehit edildiği gün. Üçüncüsü ise 16 Aralık. Bu son tarih, doğrudan Vezüv'e bağlıdır.
1631 yılının Aralık ayında Vezüv, yüzyıllardır görülmemiş bir şiddetle patladı. Dağın eteklerindeki köyler yok oldu, binlerce insan hayatını kaybetti. Napoli'nin kendisi de tehdit altındaydı; gök kararmış, kül yağıyordu. Panik içindeki şehir halkı, azizin büstünü ve kanını alıp sokaklara döküldü ve alayı lavlara doğru yürüttü. Rivayete göre o günden sonra lav akışı şehre ulaşmadan durdu. Napoli bu kurtuluşu San Gennaro'ya borçlu saydı ve 16 Aralık o günden beri kutsal bir şükran günü olarak kutlanıyor.
Ama Napolililerin San Gennaro ile ilişkisi, tek yönlü bir yakarıştan ibaret değildir. Tıpkı Fontanelle'nin kafacıklarında olduğu gibi, burada da bir alışveriş vardır. Bunun en çarpıcı örneği 1527 yılından kalır. O yıl şehir hem vebayla hem savaşla hem de Vezüv'ün tehditleriyle boğuşuyordu. Napoli'nin yöneticileri bir noterin huzurunda, resmi bir belge düzenleyerek azizle adeta bir sözleşme imzaladı. Eğer San Gennaro şehri bu felaketlerden korursa, Napoli ona görkemli yeni bir şapel inşa edecekti. Belgenin bir tarafı bir şehir, öbür tarafı bir azizdi. Şehir sözünü tuttu: Katedralin içindeki Real Cappella del Tesoro, yani Hazine Şapeli, 17. yüzyılda yükseldi ve azize sunulan değerli armağanlarla doldu. Bu hazine bugün dünyanın en zengin dini koleksiyonlarından biri sayılır ve Kilise'ye değil, hâlâ şehrin kendi temsilcilerinden oluşan bir kurula aittir. Aziz şehrindir, şehir de azizin.
Mucizenin günü geldiğinde katedral tıklım tıklım dolar. Başpiskopos şişeyi kaldırır, ışığa tutar, yavaşça çevirir. Kalabalık nefesini tutar. Ön sıralarda, kuşaktan kuşağa bu görevi devralmış yaşlı kadınlar oturur. Onlara azizin akrabaları denir. Dua ederler, ilahiler okurlar ve kan gecikirse, azize sitem etmekten çekinmezler. Bu sitemler zaman zaman, dışarıdan bakan biri için şaşırtıcı ölçüde serttir; tıpkı geç kalan bir aile büyüğüne söylenir gibi. Sonunda kan sıvılaşırsa, başpiskopos şişeyi göstererek mucizenin gerçekleştiğini duyurur, bir mendil sallanır, kalabalık alkışa boğulur, dışarıda çan sesleri yükselir.
Ya sıvılaşmazsa?
Napoli'de bu soru, sıradan bir merakın çok ötesindedir. Kanın katı kalması kötü bir alamet olarak okunur ve şehrin hafızası bu okumayı destekleyen tarihlerle doludur. 1939 Eylül'ünde kan sıvılaşmadı; aynı ay İkinci Dünya Savaşı başladı. 1973'te sıvılaşmadı; o yıl Napoli'de kolera salgını patlak verdi. 1980 Eylül'ünde yine sıvılaşmadı; iki ay sonra, 23 Kasım'da, Irpinia depremi bölgeyi yerle bir etti ve binlerce insan öldü. Bu eşleşmelerin nedensellik değil, rastlantı olduğunu söyleyenler her zaman olmuştur. Bilim insanları da kanın içeriği üzerine yıllardır tartışıyor; bazıları sallandığında akışkanlaşan özel karışımların aynı etkiyi verebileceğini öne sürüyor, Kilise ise şişeleri açıp incelemeye izin vermiyor ve olayı resmi olarak bir mucize ilan etmekten de kaçınıyor. Ama Napolililer için bu tartışma çoğu zaman ikincildir. Önemli olan, şehrin kaderiyle bir azizin kanı arasında kurulmuş o ince ve kırılgan bağdır.
Vezüv son kez 1944'te, İkinci Dünya Savaşı sırasında patladı. O günden beri sessiz. Ama yanardağ bilimciler bu sessizliğin kalıcı olmadığını, dağın eteklerinde ve yakın çevresinde yüz binlerce insanın yaşadığını ve bunun dünyanın en riskli volkanik bölgelerinden biri olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyor. Şehrin batısındaki Campi Flegrei, yani Yanan Tarlalar adlı geniş volkanik alan da son yıllarda sık sarsıntılarla gündemde. Napoli, bir felaketin ne zaman geleceğini bilmeden yaşayan bir şehir. Bir kafatasıyla dostluk kurmak da, bir azizle noter huzurunda anlaşma yapmak da bu belirsizliğe karşı geliştirilmiş aynı içgüdünün iki yüzü: Görünmeyen güçleri aileden biri yapmak, onlarla konuşmak, gerekirse onlarla pazarlık etmek.
Ve bir şehir ölümle bu kadar içli dışlı yaşadığında, hayatın kendisini de aynı yoğunlukla, aynı yüksek sesle yaşamayı öğrenir. Bunu görmek için katedralden çıkıp birkaç sokak güneye yürümek yeter.
Napoli'nin tarihi merkezini yukarıdan, örneğin Vomero tepesindeki eski kalenin surlarından izlerseniz, kızıl çatıların, kubbelerin ve çan kulelerinin arasından şehri bıçak gibi ikiye bölen dümdüz bir çizgi görürsünüz. Bu çizgiye Spaccanapoli, yani Napoli'yi Yaran Sokak denir. Aslında tek bir sokak değil, birbirinin devamı olan birkaç caddenin halk arasındaki ortak adıdır. Ve bu düzlük bir rastlantı değil: Yaran Sokak, Yunanlıların burada kurduğu Neapolis, yani Yeni Şehir'in antik ana caddelerinden birinin izini takip eder. İki bin beş yüz yıldır insanlar aynı hat üzerinde yürüyor, aynı hat üzerinde alışveriş yapıyor, aynı hat üzerinde birbirine sesleniyor. Napoli'nin tarihi merkezi 1995'te UNESCO Dünya Mirası listesine alındı, ama bu sokakta müze sessizliği aramayın.
Yaran Sokak'ta yürümek, gürültünün ortasında yürümektir. Dar kaldırımlarda motosikletler kıvrılır, balkonlardan çamaşırlar sarkar, bir pencereden bir başka pencereye sepet ipe bağlanıp indirilir. Kilise kapılarının hemen yanında küçük sunaklar vardır; duvara oyulmuş bir nişte Meryem Ana, yanında bir azizin resmi, önünde mum ve yine o tanıdık çiçekler. Bazılarında ölmüş bir mahalle gencinin fotoğrafı da durur. Fontanelle'de öğrendiğimiz şey burada da geçerli: Ölüler sokağın bir parçası.
Ana caddeden ayrılan dar bir yokuşa saparsanız, yıl boyunca Noel'i yaşayan bir sokağa girersiniz. Burada zanaatkârlar, İsa'nın doğumunu canlandıran minyatür sahneler için figürler yapar. Napoli'nin bu geleneği 18. yüzyılda bir sanat dalına dönüşmüştü; o dönemin ustaları kutsal figürlerin yanına sıradan halkı da yerleştirdi: Balıkçıları, kasapları, pizzacıları, dilencileri. Bugün aynı sokakta bu figürlerin arasında futbolcuları, siyasetçileri, ünlü şarkıcıları da görebilirsiniz. Kutsalın ve gündelik hayatın aynı rafta durması, bu şehrin tam da kendisidir.
Ve sonra koku gelir. Kızgın fırından çıkan hamur kokusu.
Napoli pizzası, dünyanın her yerinde taklit edilen ama burada başka bir ciddiyetle ele alınan bir şeydir. Usta hamuru elleriyle açar, kenarlarını kabartır, domatesi, mozzarellayı, fesleğeni koyar ve uzun saplı küreğiyle odun ateşli fırına sürer. Fırının içi 400 ile 500 derece arasında bir ısıya ulaşır ve pizza bir buçuk dakika civarında pişer. Kenarlar kabarır, üzerinde küçük kömür benekleri belirir. 2017'de UNESCO, Napoli pizzacılarının bu zanaatını İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası listesine aldı. Korunan şey bir yemek tarifi değil, bir ustalık, bir el becerisi ve fırın başında kuşaktan kuşağa aktarılan bir bilgiydi.
Pizzanın en ünlü hikâyesi 1889'a gider. Anlatıya göre İtalya Kraliçesi Margherita Napoli'yi ziyaret ettiğinde, Raffaele Esposito adlı bir pizzacı ona İtalyan bayrağının renklerini taşıyan bir pizza hazırladı: Kırmızı domates, beyaz mozzarella, yeşil fesleğen. Kraliçe beğendi ve pizza onun adını aldı. Tarihçiler bu hikâyenin ayrıntılarını tartışıyor, benzer pizzaların bundan önce de yapıldığını gösteren kayıtlar var. Ama Napoli bu efsaneyi sever, çünkü yoksulların sokak yemeğinin bir kraliçenin sofrasına çıkmasını anlatır. Pizza başlangıçta tam da buydu: Ucuz, doyurucu, ayakta yenebilen bir yoksul yemeği. Bugün hâlâ Yaran Sokak'ın çevresinde pizzayı kâğıda sarılı, dört kat katlanmış halde, yürürken yiyen insanlar görürsünüz. Buna cüzdan pizzası derler.
Sofraya bakınca Napoli'nin tatlıları da kendini gösterir. Kat kat çıtır hamurun içine ricotta dolgusu konmuş deniz kabuğu biçimindeki sfogliatella, buğday taneleri ve ricottayla yapılan, Paskalya'nın simgesi pastiera. Her biri bir manastır mutfağına ya da bir mahalle fırınına uzanan hikâyeler taşır.
Ama Napoli'nin sofrasındaki en zarif gelenek, bir yemek değil, bir jesttir. Bir bara girersiniz, tezgâha dayanırsınız, bir espresso içersiniz ve parasını öderken iki kahve parası bırakırsınız. Biri sizin için, diğeri tanımadığınız biri için. Bu ikinci kahveye caffè sospeso, yani askıda kahve denir. Gün içinde bara parası olmayan biri girer ve askıda kahve olup olmadığını sorar. Varsa, ona ücretsiz bir fincan uzatılır. Ne veren alanı tanır, ne alan vereni. Napolili yazar Luciano De Crescenzo, bu geleneği bir insanın dünyanın geri kalanına kahve ısmarlaması diye anlatmıştı. Askıda kahve uzun süre bir Napoli âdeti olarak kaldı, sonra 2010'lu yıllarda dünyanın pek çok şehrine yayıldı. Türkiye'de de askıda ekmek geleneğiyle buluşarak tanıdık bir yankı buldu.
Şimdi bu sofraya bir kez daha bakın ve Fontanelle'deki mağarayı hatırlayın. Adsız bir kafatasını evlat edinen kişi ile tanımadığı birine kahve ısmarlayan kişi aynı şeyi yapıyor: Kimsesiz olanla, görünmeyenle bir bağ kuruyor. Birisi ölüye mum yakıyor, öbürü yaşayana fincan bırakıyor. İkisinde de karşılık hemen gelmez, belki hiç gelmez, ama verilen şey bir zincire eklenir. San Gennaro ile yapılan sözleşme de, kafacıklarla kurulan dostluk da, askıda bekleyen espresso da aynı şehir ahlakının parçalarıdır: Bu kentte kimse tamamen yalnız bırakılmamalıdır, ne yaşarken ne de öldükten sonra.
Bugün Sanità mahallesinde bu ahlak yeni bir biçim alıyor. Uzun yıllar yoksullukla ve suçla anılan bu mahallenin gençleri, eski yeraltı mezarlarını rehberli turlarla ziyarete açan kooperatifler kurdu. Bir zamanlar korkuyla anılan sokaklar, şimdi şehrin geçmişini anlatmak isteyen gençlerin işyerine dönüşüyor. Ziyaretçiler Fontanelle'nin serin karanlığından çıkıp mahallenin pizzacılarına iniyor, oradan Yaran Sokak'ın kalabalığına karışıyor. Ölülerin mağarasından fırının ateşine uzanan bu yol, Napoli'nin kendini anlatma biçimi.
Akşam olduğunda Yaran Sokak'ın taşları gün boyu emdiği sıcaklığı bırakmaya başlar. Barların önünde fincanlar tıkırdar, bir balkondan bir şarkı yükselir, bir sunağın mumu yeniden yakılır. Doğuda, karanlıkta seçilmez olan Vezüv bekler. Ve şehir, her zaman yaptığı gibi, onun gölgesinde yüksek sesle yaşamaya devam eder.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.