2026-10-24 · 17 dk
Arnavutluk'un güneyindeki Osmanlı dönemi taş şehri Gjirokastra'nın portresi. Bölüm, damları bile taş plakalarla örtülü kule-evleri, kalenin altına kazılan Soğuk Savaş sığınağını, iso-polifoni ezgilerini ve kaleda kurulan halk şenliğini anlatıyor. Bunları kayalık bir yamaçta dünyaya gelen iki çocuk üzerinden kuruyor: ülkeyi kırk yıl dünyaya kapatan diktatör Enver Hoca ile o kapalılığı romanlarına yazan İsmail Kadare. Qifqi ile pastırmalı mutfağı ve 1990'dan sonra boşalıp yeniden dolan sokaklar da bölümde yer alıyor.
gjirokastraarnavutlukkadarebalkanlartaş şehirAynı yamaçta, birkaç sokak arayla iki çocuk dünyaya geldi: biri bütün bir ülkeyi kırk yıl boyunca dünyaya kapattı, öteki o kapalılığı dünyaya anlattı. Damlarına kadar taştan yapılmış bu şehirde evler kale gibi, kale de sığınak gibi. Gjirokastra'da taş hiçbir şeyi unutmuyor.
Drino vadisinden yukarı bakan biri için şehir önce bir yamaç gibi görünür, sonra bir duvar gibi, en sonunda da gri bir dalga gibi. Güney Arnavutluk'ta Mali i Gjerë, yani Geniş Dağ'ın eteğine yaslanan Gjirokastra'da evler birbirinin omzuna basarak yukarı tırmanır. Duvarlar taş, sokaklar taş, merdivenler taş. Damlara bakınca da renk değişmez, çünkü bu şehirde çatılar kiremitten değil, ince yontulmuş gri taş levhalardan örtülür. Güneş yükseldikçe bu levhalar gümüşe yakın bir parıltı alır. Şehrin adının bir yorumu da buradan beslenir. Rumca Argyrokastro adı "gümüş kale" diye anlaşılır; tarihçiler adın aslında bölgede yaşamış eski bir topluluktan geldiğini tartışsa da, sabah ışığında damlara bakan biri gümüş yorumunu çok zor bırakır.
Bu evlerin yerel adı kulla, yani kule-ev. Çoğu 17. ve 19. yüzyıllar arasında, Osmanlı döneminde yapılmış. Görüntüleri bugün hâlâ kale hissi verir. Alt katlar neredeyse penceresiz, kalın duvarlı ve serindir. Su sarnıçları, kiler ve ahır burada durur. Kuşatmaya ya da kan davasına göre düşünülmüş bir mimaridir bu; bazı evlerde kapının üstünde mazgal benzeri dar açıklıklar görülür. Evin asıl hayatı ise yukarı katlarda geçer. Orada ahşap tavanlar, oymalı dolaplar, duvar boyunca uzanan sedirler, kışlık ve yazlık odalar vardır. Ev aşağıdan bakınca bir kale, içeriden bakınca bir konak. Taş dışarıyı uzak tutar, ahşap içeriyi ısıtır.
Bu evlerin en ünlülerinden biri Zekate Evi'dir. 19. yüzyılın başında, 1811 ile 1812 arasında yapıldığı kabul edilir; iki kuleyi bağlayan kemerli cephesiyle yamacın üstünde bir sahne dekoru gibi durur. Üst kattaki misafir odasında pencereler bütün vadiye açılır. Tavan ahşabındaki işçilik, bir zamanlar bu şehirdeki ailelerin ne kadar varlıklı olduğunu anlatır. Skenduli Evi gibi başka konaklarda ise zaman sanki 1940'lardan beri pek ilerlememiştir. Duvardaki raflar, ocak başları, kadınların misafirleri kafes arkasından izleyebildiği gizli bölmeler yerinde durur.
Mahalleler de evler gibi yamaca tutunur. Sokaklar kayanın kıvrımını izler, çoğu zaman birbirine dik ve dar merdivenlerle bağlanır. Kaldırımlar beyaz ve koyu taşların desenli dizilişiyle döşenmiştir. Islandığında kayar, kuruduğunda sert ve sıcaktır. Çarşının merkezindeki eski pazar, yani Pazari i Vjetër, birkaç sokağın buluştuğu bir taş düğüm gibidir. Burada bakırcılar, keçe ve halı satanlar, taş ustaları bir zamanlar yan yana çalışırdı. Bugün de dükkânların önüne serilmiş kilimler, el işi kumaşlar ve oyma tahtalar görülür.
Şehrin yokuşluğu öyle bir şeydir ki, Gjirokastra'yı anlatan en ünlü yazarı, bir romanında bu şehirde sokakta ayağı kayıp düşen birinin kendini başka bir evin damında bulabileceğini söyler. Abartılı gelebilir, ama sokaklarda yürüyünce cümlenin neredeyse fotoğraf kadar gerçek olduğu anlaşılır. Bir evin bahçe duvarı bir başkasının çatısına denk düşer. Bir avlunun zemini alt sokaktaki dükkânın tavanıdır. Şehir dikine, kat kat ve iç içe yaşar.
Bu taş dokunun bugüne kadar bu kadar bütün kalmasının bir sebebi de, 1961'de Arnavutluk'ta resmen "müze şehir" ilan edilmiş olmasıdır. Yeni yapıların eski dokuya karışması kısıtlandı, tarihî evler kayda alındı. Yıllar sonra, 2005'te Gjirokastra UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girdi. 2008'de liste, Berat şehrini de içine alacak biçimde genişletildi. Ama bu korumanın 1961'de nasıl mümkün olduğu, şehrin hikâyesinin en tuhaf düğümlerinden birine bağlanır. Çünkü o dönemde ülkeyi yöneten adam bu yamaçlarda doğmuştu.
Kalenin hemen altındaki mahallelerden Palorto'da bir sokak vardır. Yerliler ona Sokaku i të Marrëve der, yani Deliler Sokağı. Adın nereden geldiğine dair anlatılar farklı farklıdır, ama sokağın kaderi bu adı neredeyse haklı çıkarır. 20. yüzyılda Arnavutluk'un en güçlü iki adı bu sokağın çevresinde büyüdü. Biri, ülkeyi yaklaşık 40 yıl tek başına yönetecek olan Enver Hoca. Öbürü, o ülkenin en çok okunan yazarı olacak İsmail Kadare.
Enver Hoca 16 Ekim 1908'de Gjirokastra'da, Osmanlı döneminin son yıllarında doğdu. Ailesi şehrin orta hâlli Müslüman ailelerindendi. Gençliğinde Korça'daki Fransız lisesinde okudu, ardından Fransa'da Montpellier'de üniversiteye gitti. İkinci Dünya Savaşı sırasında komünist direnişin önderlerinden biri oldu. 1944'ten 1985'teki ölümüne kadar ülkenin mutlak yöneticisi olarak kaldı. Onun dönemi, dünyanın en kapalı rejimlerinden birinin dönemiydi. Arnavutluk önce Yugoslavya'yla, sonra Sovyetler Birliği'yle, en sonunda da Çin'le yollarını ayırdı. 1967'de dini tamamen yasakladığını ilan etti. Ülkenin dört bir yanına, bir saldırıya karşı yüz binlerce beton sığınak döktürdü. Bu dönemde binlerce kişi hapse, çalışma kamplarına ya da sürgüne gönderildi.
İsmail Kadare ise 28 Ocak 1936'da aynı şehirde doğdu. Çocukluğu, yani İkinci Dünya Savaşı yılları, Gjirokastra'nın elden ele geçtiği yıllara denk geldi. Şehir önce İtalyan, ardından kısa bir süre Yunan, sonra yeniden İtalyan ve sonunda Alman askerlerinin eline geçti. Gökyüzünden uçaklar geçti, kalenin altındaki eski sarnıçlar sığınağa dönüştü, komşular bir gece içinde kaybolup bir başka gece geri döndü. Kadare bu yılları 1971'de yayımlanan Kronikë në gur adlı romanında, Türkçe söylersek Taş Kronik'te anlattı.
Taş Kronik'in anlatıcısı isimsiz bir çocuktur. Şehri, savaşı ve yetişkinleri onun gözünden görürüz. Bu çocuk için yağmur suyunu toplayan sarnıç bir canlıdır, kale ise uyuyan bir dev. Şehrin yaşlı kadınları cadı mı, bilge mi, çocuk karar veremez. Kitap bir savaş romanı gibi görünür ama asıl kahramanı şehrin kendisidir. Kadare, taşla örülmüş bu yamacın içindeki küçük kıskançlıkları, dedikoduları, eski aile düşmanlıklarını, büyük tarihin gürültüsüyle aynı ciddiyetle kaydeder. Bugün kitabın sayfalarını alıp Palorto'da yürüyen bir okur, sokakların, kuyuların ve damların neredeyse hepsini yerinde bulabilir.
Peki aynı sokaktan çıkan bu iki adam birbirine nasıl baktı? İlişkileri hiçbir zaman basit olmadı. Kadare rejim döneminde yazmaya devam edebildi, kitapları yurt dışında yayımlandı, bir dönem milletvekilliği gibi resmî görevlerde de bulundu. Bunun için sonraki yıllarda eleştirildi de. Öte yandan eserleri defalarca sansürle karşılaştı. 1981'de yayımlanan Pallati i ëndrrave, yani Düşler Sarayı, insanların rüyalarını toplayıp inceleyen hayalî bir devlet dairesini anlatıyordu. Kitap kısa sürede toplatıldı, çünkü okurlar o sarayda kendi ülkelerini gördüler. Kadare, Ekim 1990'da, rejimin son aylarında Fransa'ya gidip orada sığınma istedi. Hoca ise o tarihte artık yaşamıyordu; 11 Nisan 1985'te Tiran'da ölmüştü.
Gjirokastra'nın 1961'de müze şehir ilan edilmesinde Hoca'nın kendi doğduğu şehre duyduğu bağın etkisi olduğu sık sık dile getirilir. Doğru olan şu ki, ülkenin başka yerlerinde eski mahalleler yıkılıp yerine beton bloklar dikilirken, bu şehrin taş dokusu korundu. Hoca'nın doğduğu ev de bu hikâyenin bir parçasıdır. Asıl ev 1916'da yanmıştı; 1960'larda aynı yerde, eski kule-ev planına uygun olarak yeniden yapıldı ve önce liderin hayatını anlatan bir müze oldu. Rejim çöktükten sonra bina bir etnografya müzesine dönüştürüldü. Bugün içeride bir diktatörün çocukluğunu değil, Gjirokastra'daki ailelerin gündelik eşyalarını, giysilerini ve odalarını görürsünüz. Kadare'nin evi ise 1999'da çıkan bir yangında harap oldu. Uzun bir aradan sonra yeniden inşa edilip bir müze evine dönüştürüldü.
Bu iki çocuğun gölgesi, şehrin hemen tepesindeki kaleye de düşer. Kale, Arnavutluk'un en büyük kalelerinden biridir. Kökeni Orta Çağ'a uzanır. 19. yüzyılın başında, bölgeyi yöneten Tepedelenli Ali Paşa kaleyi büyük ölçüde genişletti ve güçlendirdi. Saat kulesi onun döneminden kalmadır. Ama bu duvarların 20. yüzyıldaki işlevi daha karanlıktı. 1930'larda Kral Zogu döneminde kalenin bir bölümü hapishaneye dönüştürüldü. Savaş yıllarında İtalyan ve Alman işgalcileri de burayı aynı amaçla kullandı. Komünist dönemde de hapishane işlemeye devam etti ve ancak 1968'de kapatıldı. Bugün kalenin kemerli galerilerinde bir silah müzesi var. Avluda ise 1957'de Arnavutluk'a zorunlu iniş yapan bir Amerikan askerî eğitim uçağı durur; rejim onu bir casus uçağı ve zafer işareti olarak burada sergilemişti.
Kalenin karşısındaki yamaçta, şehrin taş gövdesinin içine oyulmuş bir başka yapı daha vardır. Soğuk Savaş yıllarında, 1960'lardan 1970'lere uzanan bir dönemde, kayanın içine gizli bir sığınak kazıldı. Uzun koridorlar, onlarca oda, toplantı salonları, haberleşme bölümleri. Amaç, bir nükleer saldırı ya da işgal durumunda yerel yönetimin burada çalışmaya devam edebilmesiydi. Sığınak neredeyse hiç kullanılmadı ve uzun yıllar boyunca halktan saklandı. Bugün ziyaretçiler içerideki çıplak beton koridorlarda dolaşırken yukarıdaki taş evlerin sesi hiç duyulmaz. Şehrin iki yüzü üst üste durur: güneşe açılan konakların altında, karanlıkta bekleyen bir korku mimarisi.
Deliler Sokağı'nda yürürken bu iki yüzü birbirinden ayırmak zordur. Bir yanda, çocukluğunu bu taşlara yazıp dünyaya taşıyan bir romancı. Öbür yanda, aynı taşları korurken bütün bir ülkeyi kapalı bir kaleye çeviren bir yönetici. Ve ikisinin arasında, bütün bunları sessizce izleyen, hiçbir yere gitmeyen bir şehir.
Kalenin büyük avlusunda bazı yıllar taşların sesi değişir. 1968'den beri, Ulusal Folklor Festivali belli aralıklarla burada toplanır. Ülkenin dört bir yanından ve sınırın ötesindeki Arnavut topluluklarından gelen gruplar, Ali Paşa'nın duvarlarının önünde sahneye çıkar. Rejim döneminde festival, halk kültürünü ideolojinin süsü olarak gösteren bir vitrin işlevi de gördü. Ama sahnede duyulan sesler, rejimden çok daha eskiydi.
Bu seslerin en dikkat çekeni iso-polifonidir. Güney Arnavutluk'un çok sesli halk şarkısı geleneğidir bu. Bir ya da iki kişi melodiyi taşır, biri ona karşılık verir, geri kalanlar ise iso denen, uzun ve kesintisiz bir alt ses tutar. Bu alt ses, şarkının altında dağın kendisi gibi durur; değişmez, acele etmez. Şarkının sözleri çoğu zaman gurbeti, ölümü, kaybedilen gençleri, uzak düşen sevgilileri anlatır. Toskalar ve Lablar arasında bu geleneğin farklı biçimleri gelişmiştir. Gjirokastra'nın da içinde bulunduğu güney bölgelerde kadın ve erkek grupları ayrı ayrı söyler. UNESCO 2005'te Arnavut halk iso-polifonisini insanlığın sözlü ve somut olmayan mirasının başyapıtlarından biri olarak ilan etti, 2008'de de bu miras resmî listeye geçti.
İso-polifoniyi ilk kez kale avlusunda dinleyen biri, şarkının neden bu kadar ağır ve hüzünlü olduğunu sormadan duramaz. Cevabın bir kısmı bu toprakların hikâyesindedir. Güney Arnavutluk yüzyıllar boyunca dışarıya göç veren bir bölge oldu. Erkekler Osmanlı döneminde İstanbul'a, Mısır'a, Rumeli'nin uzak şehirlerine çalışmaya gitti; aileler yıllarca onları bekledi. Şarkılardaki gurbet sadece şiir değildir, bir gerçekliktir.
Bu gerçeklik 1990'ların başında, rejim yıkıldığında yeniden yaşandı. Sınırlar açıldığında binlerce genç Gjirokastra'dan ve çevresindeki köylerden ayrıldı, çoğu Yunanistan'a ya da İtalya'ya çalışmaya gitti. Eski şehrin nüfusu hızla azaldı. Kule-evlerin bir kısmı kilitlendi, bir kısmının sahibi bile belirsiz hâle geldi. Taş damlar onarılmayınca su sızdı, ahşap tavanlar çürüdü, bazı duvarlar çöktü. 1997'deki ülke çapındaki karışıklık bu yaralara yenilerini ekledi. Müze şehir unvanı vardı, ama içinde yaşayacak insan azalıyordu. Bir mimari korunurken o mimariyi yaşatan hayatın göç edip gitmesi, belki de bu şehrin en derin hüznüdür.
Şehrin hafızası evlerde olduğu kadar mutfakta da yaşar. Gjirokastra'yı anlatıp qifqi'den söz etmemek, buradaki herhangi bir aileye haksızlık olur. Qifqi, pirinç, yumurta, taze nane ve karabiberle yoğrulan, küçük toplar hâlinde şekillendirilip kızartılan bir yemektir. Bu şehre özgüdür ve geleneksel olarak onun için yapılmış, oyuklu özel bir tavada pişirilir. Dışı çıtır, içi yumuşaktır. Göç eden ailelerin Atina'da ya da Roma'da kurdukları mutfaklarda da bu küçük pirinç topları pişer. Bir kule-ev boş kalsa da, o evin tarifi başka bir şehirde yaşamaya devam eder. Kızarmış biber, beyaz peynir ve yoğurtla birlikte sofraya gelen qifqi, bir bakıma taşınabilir bir Gjirokastra'dır.
Ve bazı kapılar geri açılır. 2000'lerin başından bu yana, UNESCO tescilinin ardından, yerel ve uluslararası koruma kuruluşları terk edilmiş kule-evleri tek tek onarmaya başladı. Taş ustaları, eski yöntemlerle levhaları yeniden kesip damlara dizdi. Bazı konaklar küçük otellere, bazıları müzelere, bazıları yeniden ailelerin yaşadığı evlere dönüştü. Yurt dışında kazandığını biriktiren göçmenlerin bir kısmı, eski aile evlerine dönüp onları onarmaya girişti. Çarşının dükkânları yeniden doldu. Şehrin büyük bir bölümü hâlâ yenilenmeyi bekliyor ve korumayla turizm arasındaki denge burada da tartışılıyor, ama Palorto'nun dar merdivenlerinde artık yalnızca yaşlıların değil, çocukların da sesi duyuluyor.
İki çocuğun hikâyesi de bu dönüşün içinde yeni bir yere oturdu. Enver Hoca'nın evi, artık bir yöneticiyi yüceltmeyen, şehrin sıradan insanlarının yaşamını anlatan bir müze. Kadare'nin evi ise kitaplarıyla, el yazılarıyla, fotoğraflarıyla, okurların ziyaret ettiği bir yer. Kadare 2005'te ilk kez verilen Uluslararası Man Booker Ödülü'nü kazandı. Kitapları onlarca dile çevrildi. Uzun yıllar Paris ile Tiran arasında yaşadı ve 1 Temmuz 2024'te, 88 yaşında, Tiran'da hayatını kaybetti. Onun ölümünden sonra Gjirokastra'daki evine gelen ziyaretçilerin sayısı arttı. Taş Kronik'i elinde tutan okurlar, kitaptaki çocuğun saklandığı sarnıcı, korkuyla gökyüzüne baktığı damları arıyor.
Bu bir tesadüf değil. Kadare, Gjirokastra'yı kâğıda dökerken onu sadece anlatmadı; şehre ikinci bir varoluş verdi. Taştan yapılmış evler yanabilir, çökebilir, terk edilebilir. Ama bir romanın içine girmiş bir sokak, kendi kaderinden biraz daha bağımsız yaşar. Şehrin taşları Kadare'yi büyüttü, Kadare de karşılığında o taşları dünyanın her yerinde okunabilir hâle getirdi.
Festival yıllarında akşam inerken kalenin avlusunda bir grup yaşlı adam yeniden toplanır. Biri bir türküyü açar, bir başkası cevap verir, geri kalanlar alt sesi tutar. Ses taş duvarlara çarpar, aşağıya, damlara, Deliler Sokağı'na, eski çarşıya ve vadiye kadar yayılır. Sözler gurbeti anlatır, ama söyleyenler buradadır. Kimisi hiç gitmemiştir, kimisi yıllar sonra dönmüştür. Alt ses kesilmez. Yüzyıllardır kesilmediği gibi.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.