2026-08-30 · 25 dk
Dünyada muskatın yalnızca Banda Adaları'nda yetiştiği yüzyılda Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'nin bu tekeli ele geçirmek için 1621'de adaları boşaltmasını ve İngiltere'nin elindeki minik Run Adası'nı 1667 Breda Antlaşması'yla Manhattan karşılığında Hollanda'ya bırakmasını anlatır. Bölüm, Nathaniel Courthope'un dört yıllık direnişinden Jan Pieterszoon Coen'in katliamına, Medway Baskını'ndan muskat fidanlarının kaçırılıp tekelin çökmesine uzanır.
muskatbanda adalarıvocmanhattansömürgecilikOn yedinci yüzyılda bir avuç muskat, ağırlığınca altından pahalıydı ve dünyada yalnızca altı küçük adada yetişiyordu. O adalardan birini almak için bir şirket bütün bir halkı ortadan kaldırdı; bir diğerini elde etmek içinse İngiltere'ye bugün New York'un üzerinde durduğu araziyi verdi. Bugün Run'da ne liman var ne otel — takasın kazananı, iki yüz yıl sonra belli oldu.
Dünya haritasına bakıp Banda Adaları'nı bulmaya çalışırsanız, önce bulamazsınız. Endonezya takımadasının doğusunda, Yeni Gine ile Sulawesi arasındaki derin denizde, hepsi birden İstanbul'un bir ilçesi kadar yer tutan bir avuç volkanik kaya vardır orada. En büyüğü yürüyerek yarım günde dolaşılır. Ortalarında Gunung Api adlı bir yanardağ durur, düzenli aralıklarla kül püskürtür ve o külle toprağı besler. On yedinci yüzyılın başında bu adalar, gezegenin en değerli metrekarelerine sahipti. Sebebi tek bir ağaçtı.
Muskat ağacı, bugün bahar rafınızda duran o küçük kahverengi cevizi veren bitki, o çağda yeryüzünün başka hiçbir yerinde yetişmiyordu. Sadece Banda'da. Ne Hindistan'da, ne Seylan'da, ne Çin'de. Ağaç serin gölge, sürekli nem ve volkanik toprak ister; Banda'nın devasa kenari ağaçlarının altında, tam da istediği şartları bulmuştu. Üstelik tek değil çift ürün veriyordu: kabuğun içindeki sert çekirdek muskat, çekirdeği saran o kırmızı, dantel gibi zar ise besbase, yani muskat çiçeği. Aynı meyveden iki ayrı ticaret malı.
Bu cevizin Avrupa'daki itibarını bugünden anlamak zor. Muskat yalnızca bir baharat değildi; ilaçtı, muskaydı, statü göstergesiydi. Veba salgınlarında Londralı hekimler muskat taşımanın hastalıktan koruduğunu söylüyor, varlıklı aileler boyunlarına içi rendelenmiş muskat dolu gümüş kutular asıyordu. Elbette vebaya karşı hiçbir faydası yoktu, ama bir şeyin faydalı olduğuna inanılması, fiyatını belirlemek için fazlasıyla yeterlidir. Yemekte muskat kullanmak, misafirinize servetinizi göstermenin en zarif yoluydu.
Fiyat farkı akıl almaz boyuttaydı. Bir hesaba göre Banda'da on libre muskatın bedeli bir peniyi bulmuyor, aynı yük Londra'ya vardığında iki sterline yakın bir fiyata alıcı buluyordu. Yani mal, yolculuk boyunca değerinin binlerce katına çıkıyordu. Tabii o yolculuğu tamamlayabilirseniz. Baharat, Banda'dan Cava'ya, oradan Malakka'ya, Hint Okyanusu üzerinden Basra Körfezi ve Kızıldeniz'e, sonra Kahire ve İskenderiye'ye, oradan da Venedik'e uzanan bir zincirde el değiştirerek geliyordu. Zincirin her halkası kâr alıyor, her halka bir sonrakine kaynağın yerini söylemiyordu. Arap tüccarlar yüzyıllar boyunca muskatın nereden geldiğini bir sır gibi sakladı. Avrupa'da baharatın cennetin bahçelerinden gelen nehirlerle taşındığına dair hikâyeler dolaşıyordu.
Sır, on altıncı yüzyılın başında bozuldu. 1512'de Portekizli denizci Antonio de Abreu'nun gemileri Banda'ya ulaştı. Portekizliler adalarda kalıcı bir kale kuramadılar, ama artık harita çizilmişti. Asıl kırılma 1599'da geldi: Jacob van Heemskerck komutasındaki Hollanda gemileri Banda'ya vardı ve ambarları dolu döndü. Amsterdam'da o seferin kârı konuşulurken kimse başka bir şeyden söz etmiyordu. 1602'de Hollanda'nın rakip şirketleri devlet baskısıyla birleştirildi ve tarihin en güçlü ticaret kuruluşlarından biri doğdu: Verenigde Oostindische Compagnie, yani Hollanda Doğu Hindistan Şirketi. Bu şirket sadece ticaret yapmıyordu; kendi adına savaş ilan etme, antlaşma imzalama, kale yapma ve asker besleme yetkisi vardı. Bir anonim şirketin bünyesinde bir devlet taşıması, o çağda bile alışılmadıktı.
Şirketin Banda'daki hedefi baştan belliydi: alım satım değil, tekel. Muskatın dünyadaki tek kaynağını elinde tutan biri, fiyatını da tek başına belirler. Fakat Banda halkı bu mantığı paylaşmıyordu. Adaların siyasi düzeni krallık değildi; her köyün, her limanın orang kaya diye anılan ileri gelenleri vardı ve bunlar kendi aralarında tartışıp karar veriyorlardı. Yüzyıllardır her gelen tüccarla pazarlık etmeye, en iyi fiyatı verene satmaya alışkındılar. Hollandalıların uzattığı sözleşmeler ise "bundan böyle yalnızca bize satacaksınız" diyordu. Ada ileri gelenleri imza attı, sonra Cavalı ya da İngiliz gemileri gelince onlara da sattı. Onlar için sözleşme bir ticari anlaşmaydı; Şirket için ise mülkiyet devriydi.
Bu anlaşmazlık 1609'da kana dönüştü. Hollanda amirali Pieter Willemszoon Verhoeff, Neira adasında Fort Nassau adını verdiği kaleyi inşa etmeye başladı. Ada ileri gelenleri onu görüşme bahanesiyle ormana çağırdı ve pusuya düşürdü; amiral ve yanındaki kırk kadar adam öldürüldü. O pusuda hayatta kalanlar arasında, Şirketin genç bir muhasebecisi vardı. Adı Jan Pieterszoon Coen'di ve gördüklerini unutmayacaktı.
Banda takımadasının en ucunda, ana adalardan yaklaşık on kilometre batıda, Run diye küçücük bir kara parçası durur. Uzunluğu üç kilometre kadardır, genişliği bir kilometreyi bulmaz; toplam yüzölçümü üç kilometrekare civarındadır. Etrafı mercan kayalıklarıyla çevrilidir, doğru düzgün bir limanı yoktur, üstünde tek bir tatlı su kaynağı bulunmaz. Yağmur suyunu toplarsınız ya da susuz kalırsınız. Ama Run'ın toprağı muskat ağacıyla kaplıydı ve komşusundaki Nailaka adlı kumsal adacığıyla birlikte, Hollandalıların henüz ele geçiremediği son özgür muskat toprağıydı.
1616 Aralık'ında bu adaya iki İngiliz gemisi yanaştı: Swan, yani Kuğu, ve Defence, yani Savunma. Komutan, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin görevlendirdiği Nathaniel Courthope adında bir adamdı. Emri açıktı: Run'ı İngiliz bayrağı altına almak ve Hollanda tekelinde bir gedik açmak. Emrinde otuz dokuz adam vardı.
Courthope karaya çıktığında Run'ın ileri gelenleri onu bekliyordu. Hollanda baskısı altındaki bu insanlar için İngilizler bir kurtarıcı değildi belki, ama en azından bir denge unsuruydu. Ada ileri gelenleri, İngiltere kralı Birinci James'i adanın hükümdarı olarak tanıyan bir belge imzaladı. Belgenin hukuki değeri tartışmalıdır, ama teknik olarak Run böylece İngiliz İmparatorluğu'nun ilk denizaşırı toprağı sayılır. Bir imparatorluğun, üç kilometrekarelik bir kayalıkta doğması, tarihin sevdiği türden bir ironidir.
Sonra kuşatma başladı. Hollandalılar için durum kabul edilemezdi: bütün takımadayı kapatmışlar, tek bir ada delik bırakmıştı. Şirketin gemileri Run'ın açıklarını kapattı. İngilizlerin iki gemisinden Kuğu, erzak aramak için ayrıldığı bir sırada ele geçirildi. Savunma'nın mürettebatı ise dayanamadı; adamlar gemiyi bırakıp karşı tarafa geçtiler. Courthope birkaç ay içinde denizle bağını tamamen kaybetti. Elinde kalan tek şey, ada, adamları ve inadıydı.
Bundan sonrası 1.540 gün süren bir direniştir. Dört yıldan uzun. Courthope adamlarını Run'ın tepesine ve Nailaka'daki kum diline yerleştirdi, birkaç topu mevzilendirdi, ada halkıyla birlikte nöbet tuttu. Yiyecek kıttı. Su daha da kıttı. Adaya gelen İngiliz destek gemileri ya yolda Hollandalılara yakalandı ya da hiç yola çıkmadı; Londra'daki yönetim, dünyanın öbür ucundaki bu kayalığın ne halde olduğunu aylar sonra öğreniyordu. Courthope mektuplar yazdı, yardım istedi, cevap gelmedi. Adamları eridi; kimi hastalıktan öldü, kimi kaçtı, kimi Hollandalılara sığındı.
Şirket ona defalarca teklif götürdü. Adayı bırak, gemine bin, seni ve adamlarını rahatça geçirelim. Kimi anlatılarda para da teklif edildiği söylenir. Courthope her seferinde reddetti. Gerekçesi hukukiydi ve inatçıydı: ada halkı egemenliği İngiltere kralına devretmişti, dolayısıyla burası artık İngiliz toprağıydı ve o, kralın toprağını teslim edemezdi. Bir kayalığın üstünde, aç ve susuz, dünyaya unutulmuş otuz kişinin uluslararası hukuk tartışması yürütmesinde trajik bir yücelik vardır.
Bu direniş sürerken Avrupa'da olan biten, olanları daha da anlamsız kılıyordu. 1619'da Londra'da İngiltere ile Hollanda arasında bir savunma antlaşması imzalandı; iki şirket artık düşman değil ortak olacak, baharat ticaretinin belli bir payı İngilizlere bırakılacaktı. Yani Courthope'un uğruna öldüğü kavga, kâğıt üzerinde çoktan bitmişti. Ne var ki bir belgenin Amsterdam'dan Banda'ya ulaşması bir yılı bulabiliyordu ve Şirketin Asya'daki adamları, işlerine gelmeyen kâğıtları okumakta acele etmiyorlardı. Kuşatma sürdü.
Ekim 1620'de Courthope, geceleyin küçük bir kayıkla komşu adalardan birine geçmeye çalışırken bir Hollanda devriyesiyle karşılaştı. Teslim olmayı reddetti, göğsünden vuruldu ve denize düştü. Cesedi bir daha bulunamadı. Ölüm haberi Londra'ya vardığında, uğruna dört yıl direndiği ittifak antlaşması çoktan yürürlükteydi.
Ada, komutanı öldükten kısa bir süre sonra düştü.
Buraya kadarki hikâye, iki Avrupalı şirketin bir ada üzerinden çekişmesidir. Bundan sonrası başka bir şeydir.
1609'daki pusudan sağ kurtulan o genç muhasebeci, aradan geçen on iki yılda Şirketin Asya'daki en yetkili adamı olmuştu. Jan Pieterszoon Coen, 1619'da Cava'nın kuzeyinde Batavia'yı kurmuş, Şirkete Asya'da kalıcı bir başkent kazandırmıştı. Onun gözünde Banda meselesi çözülmüş değildi, çünkü çözüm olarak gördüğü şey bir antlaşma değildi. Amsterdam'daki yönetime yazdığı mektuplarda, adaların halkının tamamen çıkarılıp yerine güvenilir insanlar yerleştirilmesini savunuyordu. Ticaretle uğraşan bir kurumun bir toprağın nüfusunu bir muhasebe kalemi gibi ele alması, o mektupların en soğuk yanıdır.
21 Şubat 1621'de Coen, Fort Nassau'nun önüne demir attı. Yanında 19 gemi, 1.655 Hollandalı asker, Japonya'dan kiralanmış paralı kılıç ustaları ve kürekçi olarak getirilen Cavalılar vardı. Karşısında ise, geleneksel silahlarla savaşan, birbiriyle tam anlaşamayan köy toplulukları.
Direniş asıl olarak takımadanın en büyük adası Banda Besar'da yaşandı. Ada halkı içeri, dağlık araziye çekildi; sarp yamaçlarda ve uçurumların kenarında haftalarca tutunmaya çalıştı. Hollanda birlikleri köyleri tek tek ele geçirdi, kaçış yollarını kapattı. Kaynaklarda geçen sahnelerin en ağırı, yamaçlarda sıkışan insanların uçurumdan aşağı düşmesi ya da atlamasıdır. Ölümlerin büyük kısmı doğrudan çatışmada değil; açlıktan, susuzluktan ve kaçarken oldu.
8 Mayıs 1621'de adaların ileri gelenlerinden 24'ü, işkenceyle alınmış ifadelere dayanan bir komplo iddiasıyla ölüme mahkûm edildi ve Japon paralı askerler tarafından infaz edildi. İnfaz halkın gözü önünde yapıldı; cesetler ve kesik başlar caydırıcılık için sergilendi. Sahneyi izleyen Hollandalı bir görevlinin bile dehşete kapıldığı, dönemin kayıtlarında yer alır. O gün sadece bir grup insan öldürülmedi; bir toplumun karar verme mekanizması, hafızası ve temsili yok edildi. Adaların ileri gelenleri, aynı zamanda ada halkının tarihini taşıyan kişilerdi.
Ardından sürgün geldi. Yaklaşık 789 kişi, çoğu ileri gelenlerin ailelerinden, Batavia'ya götürüldü ve köleleştirildi. Savaştan önce adalarda 15 bin civarında insan yaşadığı tahmin ediliyor. Her şey bittiğinde geriye kalan yerli nüfus bini bulmuyordu. Bir kısmı komşu Kei ve Seram adalarına kaçmayı başarmıştı; onların torunları bugün hâlâ orada, atalarının dilinden kalan parçalarla yaşıyor.
Boşalan adaların yönetimi tamamen ticari bir mantıkla yeniden kuruldu. Topraklar perken denen parsellere bölündü ve perkenier denen ayrıcalıklı çiftçilere dağıtıldı. Bunların çoğu Şirketin eski çalışanlarıydı. Ürünü sabit ve düşük bir fiyattan yalnızca Şirkete satmak zorundaydılar, karşılığında da toprak ve iş gücü alıyorlardı. İş gücü, başka bölgelerden getirilen köleler demekti. Böylece dünyanın tek muskat ormanı, kendi halkı yok edildikten sonra, başka halklardan getirilen kölelerin emeğiyle işletilen bir plantasyona dönüştü. Sonraki iki yüzyıl boyunca Banda'nın muskatı bu düzenle üretildi.
Run'ın kaderi ayrıca konuşulmayı hak eder. Ada, İngilizlerin geri dönme ihtimali yüzünden özel bir muameleye tabi tutuldu: Şirket adadaki muskat ağaçlarını sistemli biçimde kesti. Kesme işlemi bir kereyle kalmadı; sonraki yıllarda düzenli seferlerle yeniden filizlenen ağaçlar tekrar tekrar yok edildi. Tekel korumanın bu kadar somut bir tarifi azdır: değerli olan şeyi rakip alamasın diye kendi elinizle ortadan kaldırırsınız.
İngilizlerin bölgedeki varlığı iki yıl sonra tamamen bitti. 1623'te Ambon adasında, Şirketin kalesini ele geçirmeyi planladıkları iddiasıyla on İngiliz görevli, yanlarında Japon ve Portekizli çalışanlarla birlikte yargılandı ve idam edildi. İfadeler yine işkenceyle alınmıştı. Londra'da bu olay bir infial yarattı ve on yıllarca unutulmadı; ama pratikte sonucu netti. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi baharat adalarından çekildi ve enerjisini Hindistan'a, pamuklu kumaşa ve çaya yöneltti. Bu, o an bir yenilgiydi. Uzun vadede İngiliz İmparatorluğu'nun şeklini belirleyecek bir yenilgiydi.
Run kâğıt üzerinde hâlâ tartışmalıydı. 1619 antlaşması, 1623'teki olaylar, karşılıklı tazminat talepleri, İngiliz krallarının kaybedilmiş bir adayı hatırlatıp durması. Diplomatik yazışmalarda o küçük kayalığın adı, kırk yıl boyunca sürekli geri geldi. Ada elde değildi ama iddia elde tutuluyordu ve iddialar, savaş çıktığında masaya konulacak kartlardır.
Kartlar 1660'larda masaya kondu. İngiltere ile Hollanda arasındaki rekabet artık baharatla sınırlı değildi; Atlantik'te köle ticareti, Batı Afrika'da kaleler, Kuzey Denizi'nde balıkçılık ve nakliye hatları söz konusuydu. 1664 yazında İngiliz filoları Batı Afrika'daki Hollanda üslerine saldırdı. Aynı yılın ağustosunda ise, Kuzey Amerika'da bambaşka bir sahne yaşandı.
Hollanda'nın Amerika'daki kolonisi Nieuw Nederland, yani Yeni Hollanda, Hudson Nehri boyunca uzanıyordu ve merkezi, bir adanın güney ucundaki Nieuw Amsterdam, yani Yeni Amsterdam kasabasıydı. Kasabada bin beş yüz kadar insan yaşıyordu. Ağustos 1664'te Richard Nicolls komutasındaki dört İngiliz gemisi limana girdi ve teslim çağrısı yaptı. Vali Peter Stuyvesant direnmek istedi; ama surlar bakımsızdı, barut azdı ve kasabanın tüccarları savaşmak yerine ticaretlerine devam etmeyi tercih ettiler. Tek kurşun atılmadan teslim oldular. Kasabanın adı, seferi finanse eden York Dükü'nün onuruna New York yapıldı. Londra'da bu haber, önemli ama sıradan bir kazanç olarak karşılandı. Kürk ticareti yapan küçük bir liman ele geçirilmişti.
Savaş resmen 1665'te ilan edildi ve dört yıl önce hesaplanandan çok daha pahalıya patladı. İngiltere aynı anda üç felaketle boğuştu: 1665'te büyük veba salgını Londra'yı kasıp kavurdu, 1666'da şehir yandı, hazine boşaldı. 1667 baharında İkinci Charles, parayı kısmak için donanmasının büyük gemilerini limanda bağlı tutmaya karar verdi. Savaş sürerken filonuzu kullanmamak, düşmanınıza nerede olduğunu söylemekle aynı şeydir.
Haziran 1667'de Michiel de Ruyter komutasındaki Hollanda filosu, yanında Şirket ve devlet adına karar verme yetkisi taşıyan Cornelis de Witt ile birlikte Thames Nehri'nin ağzına girdi. Ardından, İngiliz donanmasının Chatham'daki ana üssünü besleyen Medway Nehri'ne yöneldi. Nehrin girişine gerilen zincir kırıldı, batırılmış engel gemileri aşıldı, kıyıdaki bataryalar susturuldu. Hollandalılar limana girip bağlı duran İngiliz savaş gemilerini ateşe verdiler. Royal James, Royal Oak ve Loyal London yandı. Sonra hepsinin en ağırı oldu: donanmanın amiral gemisi Royal Charles, yani Kral Charles, hiç direnmeden ele geçirildi ve yedekte çekilerek Hollanda'ya götürüldü. Gemi orada halka sergilendi; kıç aynalığındaki oymalı arma bugün hâlâ Amsterdam'da bir müzede durur.
Londra'da yaşanan şok tarifsizdi. Dönemin memuru Samuel Pepys, günlüğüne o günlerde ailesinin servetini gizlemenin yollarını düşündüğünü yazdı. Bir donanmanın kendi limanında yakılması, askeri bir kayıptan çok siyasi bir aşağılanmaydı ve barış görüşmelerini birkaç hafta içinde bitirdi.
31 Temmuz 1667'de Breda kentinde antlaşma imzalandı. Metnin en kritik maddesi, uti possidetis ilkesini benimsiyordu: 20 Mayıs 1667 itibarıyla elinizde ne varsa, o sizin kalır. Basit bir kural. Sonuçları şöyleydi: Hollandalılar Run'ı aldı; İngilizler Yeni Hollanda'yı, yani New York'u aldı; Hollandalılar ayrıca Güney Amerika'da o yılın şubatında ele geçirdikleri Surinam'ı ve Batı Afrika'daki kaleyi elde tuttu.
O masada oturanların gözünde kimin kazandığı tartışmalı bile değildi. Hollandalılar muskat tekelini eksiksiz tamamlamış ve üstüne bir şeker kolonisi almışlardı; şeker o yıllarda kârlılıkta baharatla yarışan tek maldı. İngilizler ise kürk toplayan bir kasaba almışlardı. Amsterdam'daki tüccarlar bu takasa memnundu ve memnun olmakta o günün rakamlarına göre haklıydılar.
Hikâye burada da bitmedi. 1672'de üçüncü savaş çıktı ve Hollanda filosu New York'u geri aldı, adını Nieuw Oranje, yani Yeni Oranje yaptı. Ama bu sefer elde tutamadılar. 1674'te Westminster'da imzalanan antlaşmayla şehir kalıcı olarak İngilizlere geçti ve New York adı bir daha değişmedi. Run ise Hollanda'da kaldı.
Bu takasın hesabını yapmak için önce Manhattan'ın Hollandalılara kaça mal olduğuna bakmak gerekir. 1626'da Şirketin görevlisi Peter Minuit, adayı yerli halktan 60 gulden değerinde mal karşılığında devraldı. Bu bilgiyi, Pieter Schaghen adlı bir yetkilinin 5 Kasım 1626 tarihli mektubundan biliyoruz; tek cümlelik, sıradan bir bilgi notudur. Sonraki yüzyıllarda bu tutar "24 dolar" diye anılan efsaneye dönüştü, oysa böyle bir hesap dönemin kayıtlarında yoktur. Kaldı ki karşı taraftaki toplulukların toprak anlayışında satılabilir mülkiyet diye bir kavram yoktu; onlar muhtemelen kullanım hakkı üzerine bir anlaşma yaptıklarını düşünüyorlardı. Yani takasın bir ucunda, alanın da satanın da neyi devrettiği konusunda anlaşamadığı bir ada vardı.
Peki hesap ne zaman tersine döndü? Muskat tekeli, kimsenin öngöremediği bir şey yüzünden çöktü: bitkinin taşınabilir olması. 1770'te Fransız botanikçi Pierre Poivre, uzun uğraşlar sonunda muskat fidanlarını ve karanfil tohumlarını kaçırmayı başardı ve Hint Okyanusu'ndaki Mauritius adasında yetiştirdi. Asıl darbe ise Napolyon savaşları sırasında geldi. İngilizler Banda'yı 1810'da işgal ettiklerinde adalardan aldıkları fidanları Penang'a, Seylan'a, Sumatra'ya ve Karayipler'e taşıdılar. Grenada adası zamanla dünyanın en büyük muskat üreticilerinden biri hâline geldi; ülkenin bayrağında bugün hâlâ ikiye ayrılmış bir muskat meyvesi bulunur. Banda 1824'te imzalanan antlaşmayla Hollanda'ya geri verildi, ama geri verilen artık tekel değil, sıradan bir üretim bölgesiydi.
Muskatın fiyatı böylece çöktü. Uğruna bir halkın yok edildiği, bir donanmanın yakıldığı, dört yıl bir kayalıkta direnildiği o küçük ceviz, bugün herhangi bir markette birkaç liraya alınır. Tekelin değeri malın kendisinde değil, kimsenin ona ulaşamamasındaydı; ulaşım mümkün olduğu anda değer buharlaştı.
Manhattan ise ters yönde gitti. Breda'da el değiştirdiğinde nüfusu birkaç bindi. İki yüzyıl sonra dünyanın en büyük limanlarından biriydi; bugün üzerinde duran gayrimenkulün toplam değeri, insan tarihinde tek bir ada için hesaplanmış en yüksek rakamdır. Adanın kendisi kıymetli bir şey üretmiyordu. Kıymetli olan konumuydu: derin ve donmayan bir liman, kıtanın içine açılan bir nehir ve Atlantik'in tam karşısında durmak. Hollandalılar bir ürünü satın aldılar, İngilizler ise farkında olmadan bir coğrafi konumu.
Buradan çıkarılacak ders "Hollandalılar aptaldı" değildir; bu, tarihe sonucu bilerek bakmanın kolaylığıdır. 1667'de eldeki bütün verilerle karar veriliyordu ve veriler muskattan yanaydı. Gerçek ders şudur: değeri sınırlı arzdan gelen varlıklar kırılgandır, çünkü arzı sınırlayan şey er ya da geç bozulur; değeri konumdan ve insanların bir araya gelmesinden gelen varlıklar ise zamanla büyür. Hollandalılar bitirilebilir bir üstünlük aldılar, İngilizler büyüyebilir bir üstünlük.
Bugün Run'a gitmek isterseniz, Ambon'dan Banda Neira'ya uçmanız, oradan da hava uygunsa küçük bir tekneyle üç saat kadar yol almanız gerekir. Adanın hâlâ doğru düzgün bir iskelesi yoktur; tekneler kumsala yanaşır. Bin beş yüz ile iki bin arasında insan yaşar orada, balıkçılık yaparlar ve muskat toplarlar. Ağaçlar geri gelmiştir; kesilenlerin yerine yenileri yetişmiştir, çünkü orman insandan daha sabırlıdır. Adada Courthope'un anısına dikilmiş küçük bir anıt bulunur, ziyaretçisi azdır.
Banda Neira'da ise Hollanda dönemi konakları, kilise ve kale hâlâ ayaktadır. Yirminci yüzyılda bu adalar bir başka işlev üstlendi: sömürge yönetimi, siyasi muhalifleri buraya sürdü. 1936'dan 1942'ye kadar, bağımsız Endonezya'nın kurucuları arasında yer alacak Mohammad Hatta ve Sutan Sjahrir, Banda Neira'da sürgün yaşadı. Adaların birinin adı bugün Hatta'dır. Dünyanın uğruna savaştığı yer, önce bir hapishaneye, sonra bir ulusun kuruluş hikâyesinin bir sahnesine dönüştü.
Rakamlar arasında en çok konuşulan karşılaştırma da şudur: Run üç kilometrekaredir, Manhattan elli dokuz. Yani takasta el değiştiren toprakların biri diğerinin yirmi katıydı. Ama 1667'de kimse toprağı kilometrekareyle ölçmüyordu. Bir kayalığın üstündeki ağaçları sayıyorlardı ve o ağaçlar, o gün, dünyanın en pahalı ağaçlarıydı.
Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.