2026-09-01 · 22 dk
MÖ 401'de Pers tahtını kardeşinden almak isteyen Genç Kyros'un kiraladığı on binden fazla Yunan paralı askerinin, Kyros Cunaxa'da ölünce imparatorluğun tam ortasında komutansız ve dostsuz kalmasını, oradan Karadeniz'e uzanan bin beş yüz millik dönüş yürüyüşünü anlatır. Bölüm, generallerin bir ziyafette tuzağa düşürülüp öldürülmesinden, Ksenophon'un ordunun başına seçilmesine, Anadolu dağlarındaki kış geçişine ve bu yürüyüşün Perslerin zayıflığını Yunan dünyasına ifşa edişine uzanır.
antik yunanpers imparatorluguksenophonon binlerparalı askerSavaşı kazandılar, ama uğruna savaştıkları adam öldü. Şimdi on bin Yunan, evlerinden bin beş yüz mil uzakta, düşman bir imparatorluğun tam göbeğinde, komutansız ve haritasız duruyordu. Önlerinde tek bir soru vardı: nasıl eve dönülür?
MÖ 401 baharında, Sardeis ovasında toplanan orduya bakan bir yabancı, neye baktığını anlamazdı. Kalabalığın yarısı Anadolu'nun her köşesinden devşirilmiş Pers birlikleriydi; ama içlerinde, ayrı bir yerde, tunç zırhlı, büyük yuvarlak kalkanlı, uzun mızraklı 10 binden fazla Yunan ağır piyadesi duruyordu. Bu kadar Yunan paralı askerinin bir Pers prensinin sancağı altında ne işi vardı? Sardeis'te kimse doğru cevabı bilmiyordu. Ordunun kendisi de bilmiyordu.
Sancağın sahibi Genç Kyros'tu. Pers Kralı 2. Darius ile kraliçe Parysatis'in küçük oğlu, henüz on altısındayken Batı Anadolu'nun tüm askerî yetkisiyle donatılmış, Peloponez Savaşı'nın son yıllarında Sparta'ya para akıtarak Atina'nın çöküşünü hızlandırmış genç bir vali. Babası MÖ 404'te ölünce taht ağabeyi 2. Artakserkses'e geçti. Taç giyme töreninde Kyros'un kardeşine suikast planladığı ihbar edildi; ihbarcı, Kyros'un Anadolu'daki rakibi satrap Tissaphernes'ti. Kyros zincire vuruldu. Onu ölümden annesi Parysatis kurtardı. Artakserkses kardeşini bağışlayıp görevine geri yolladı; tarihin en pahalıya patlayan merhamet gösterilerinden biri.
Kyros geri döndüğü andan itibaren tek bir şey için çalıştı. Ama bir kral kardeşe karşı yürüyeceğini ilan edemezdi. Bu yüzden iki tane kılıf üretti: dağlık Pisidya'nın haydutlarını cezalandıracaktı ve Tissaphernes ile İyonya şehirleri yüzünden hesaplaşacaktı. Her iki gerekçe de yerel, sıradan, can sıkıcı derecede olağandı. Sarayda kimse alarma geçmedi.
Yunanlar tam da o sırada piyasadaydı. 27 yıl süren Peloponez Savaşı MÖ 404'te bitmiş, Ege dünyası savaşmaktan başka meslek bilmeyen on binlerce adamla baş başa kalmıştı. Kyros bu boşluğu paraya çevirdi. Sürgün bir Spartalı olan Klearkhos'a 10 bin darik verip Trakya'da adam toplattı. Boiotialı Proksenos, Teselyalı Menon, Akhaialı Sokrates, Arkadyalı Agias birer birer kendi bölüklerini getirdiler. Aylık bir darik konuşulmuştu; iyi paraydı.
Proksenos'un Atina'da Ksenophon adında bir arkadaşı vardı. Otuzlarının başında, varlıklı bir aileden gelen, savaş görmüş ama komuta etmemiş biri. Proksenos ona mektup yazıp "gel, seni Kyros'la tanıştırayım" dedi. Ksenophon kararsız kaldı ve hocası Sokrates'e danıştı. Sokrates bir Pers prensine hizmet etmenin Atina'da başını derde sokabileceğini söyledi ve onu Delphi kâhinine yolladı. Ksenophon oraya gidip yanlış soruyu sordu: gitmeli miyim diye değil, yolculuğun iyi geçmesi için hangi tanrıya kurban keseyim diye. Sokrates döndüğünde onu bu kurnazlığından ötürü azarladı ama iş işten geçmişti. Ksenophon orduya ne asker, ne subay, ne de tüccar olarak katıldı; sadece bir arkadaşın misafiri olarak. Bütün bu hikâyeyi bugün bilmemizin sebebi de o.
Ordu Sardeis'ten doğuya yürüdü. Kelainai'de 30 gün beklendi, geciken birlikler toplandı. Kilikya Kapıları denen o dar boğazdan geçildi; bir avuç savunmacının kapatabileceği geçit boştu. Tarsus'a varıldığında Yunanlar durdu. Pisidya çoktan geride kalmıştı ve hâlâ doğuya gidiliyordu. Askerler yürümeyi reddetti, subaylarını taşladı. İşte burada Klearkhos ordunun en soğukkanlı manevrasını yaptı: adamlarının karşısına çıktı, konuşmaya başladı ve ağladı. Sizi bırakmam, dedi, Kyros'a değil size sadığım. Sonra kendi elçilerini Kyros'a yollayıp gizlice pazarlık etti ve döndüğünde ücretin bir buçuk darike çıkarıldığını duyurdu. Ordu yürüdü.
Myriandos'ta iki Yunan komutan, Ksenias ile Pasion, bir gece gemiye binip kaçtılar. Kyros peşlerine kimseyi göndermedi. Herkesin duyacağı şekilde, benim adamlarım zincirle değil kendi rızalarıyla yanımda, dedi. Bu tek cümle firarları durdurdu.
Gerçek Fırat kıyısında, Thapsakos'ta söylendi. Yunanlara Babil'e, kralın üzerine yürüyeceklerini açıkladılar. Öfke patladı; komutanların Kyros'un planını baştan bildiği belliydi. Kyros yine parayla kapattı: Babil'e varan her ere 5 mina gümüş. Sonra nehir geçildi ve ordu, ırmağın sol yakasından çölün içine girdi. Ksenophon'un notlarında bu haftalar tuhaf bir doğa tarihi kaydına dönüşür: yaban eşekleri, deve kuşları, toy kuşları, ceylanlar; süvarilerin nöbetleşe koşturarak avlamayı öğrendiği hayvanlar. Sonra Babil'e birkaç günlük mesafede, ovayı boydan boya kesen devasa bir savunma hendeğine rastladılar. Kral kazdırmıştı. Ama başında kimse yoktu. Kyros bundan kardeşinin savaşmaya cesaret edemediği sonucunu çıkardı ve tedbiri elden bıraktı. Yanıldığını öğrenmesine üç gün kalmıştı.
3 Eylül 401 sabahı, öğleye doğru, ufukta beyaz bir toz bulutu belirdi. Sonra bulut karardı, sonra karanlığın içinde tunç parladı ve mızrak uçları görünmeye başladı. Ksenophon o ânı, sessizliğin ne kadar mutlak olduğunu vurgulayarak anlatır: 100 binlerce kişilik bir ordu ovada ilerliyordu ve tek duyulan, ayak sesleriyle silahların birbirine sürtünmesiydi.
Ksenophon karşı taraf için 1 milyon 200 bin sayısını verir; bugün hiçbir tarihçi bunu ciddiye almaz, gerçekçi tahminler onlarca bin civarındadır. Yine de kralın ordusu Kyros'unkinden kat kat büyüktü ve hattı, Kyros'un sol kanadını çok aşacak kadar uzundu. Kyros'un elinde 10.400 ağır piyade, 2.500 hafif piyade ve Ksenophon'un 100 bin diye yazdığı Asyalı birlikler vardı.
Diziliş şöyleydi: sağ kanatta, Fırat'a yaslanmış halde Klearkhos ve Yunanlar; merkezde 600 kişilik seçme süvari muhafızıyla Kyros; solda Pers komutanı Ariaios. Kyros, Klearkhos'a merkeze yüklenmesini emretti, çünkü kral daima kendi ordusunun merkezinde dururdu ve savaşın kaderi orada düğümlenecekti. Klearkhos reddetti. Nehir kıyısındaki güvenli kanadını bırakıp ovanın ortasında kuşatılmayı göze almadı ve Kyros'a her şeyin yolunda gideceğini söyledi. Bu tek karar, savaşın sonucunu belirledi.
Yunanlar ilahilerini söyleyerek ilerlemeye başladı, sonra koşuya geçtiler; mızraklarını kalkanlara vurup atları ürkütmek için gürültü çıkardılar. Karşılarındaki Pers hattı, temas bile gerçekleşmeden dağıldı. Orak takılı savaş arabaları üzerlerine sürüldüğünde saflarını açıp aralarından geçirdiler; çoğunun sürücüsü çoktan atlamıştı. Yunanlar kilometrelerce kovaladı. O gün Yunan tarafında ölen olmadı; tek yaralı, bir ok isabet eden askerdi.
Ovanın ortasında ise başka bir savaş oluyordu. Kyros, 600 muhafızıyla kralın 6 bin kişilik süvari koruma birliğine daldı, onu dağıttı ve kumandan Artagerses'i kendi eliyle öldürdü. Sonra kalabalığın açılan aralığından kardeşini gördü ve kendini tutamayarak bağırdı: "İşte adamım!" Yanındaki avuç dolusu adamla saldırdı, attığı mızrak Artakserkses'in göğüs zırhını delip onu yaraladı. Kralın Knidoslu hekimi Ktesias o gün oradaydı ve yarayı kendisi tedavi etti; anlatının bu kısmı bize savaşın öbür tarafından gelir. Boğuşmanın içinde bir mızrak Kyros'un gözünün altına saplandı. Prens öldü. Sadık asa taşıyıcısı Artapates kendini efendisinin cesedinin üzerine attı ve orada can verdi.
Pers geleneğine göre isyancının başı ve sağ eli kesildi. Sonraki aylarda saraydaki hesaplaşma da bir o kadar sertti: kralın ödül peşinde koşup Kyros'u öldürdüğünü iddia eden askerlerin sonu, Parysatis'in intikamıyla geldi.
Bu arada Tissaphernes, kendi süvarisiyle Yunan hafif piyadesinin arasından geçip Kyros'un ordugâhına ulaşmış ve kampı yağmalamıştı. Yunanlar akşam kovalamacadan dönünce çadırlarının boşaldığını gördüler; yiyecekleri, şarapları, unları gitmişti. O geceyi aç uyudular ve büyük ihtimalle kazandıklarını düşünerek uykuya daldılar.
Sabah haber geldi. Uğruna 2.500 kilometre yürüdükleri adam ölmüştü. Savaşın kendi paylarına düşen kısmını tam bir zaferle bitirmiş, savaşın tamamını kaybetmişlerdi. Şimdi imparatorluğun tam ortasında, en yakın Yunan şehrinden bin kilometrelerce uzakta, kılavuzsuz, erzaksız, atsız ve işverensiz duruyorlardı.
İlk tepkileri şaşırtıcı derecede iddialıydı. Kyros'un sağ kalan Pers komutanı Ariaios'a haber yolladılar: tahtı sana verelim, seni kral yapalım. Ariaios teklifi reddetti, Perslerin kendisini asla kabul etmeyeceğini söyledi.
Ardından kralın habercileri geldi ve silahların teslimini istedi. Yunanlar arasında dolaşan cevaplar bugün hâlâ alıntılanır. Klearkhos, kralın dostu olacaksak silahlı olarak daha değerli dostlarız, düşmanı olacaksak silahlı olarak daha iyi savaşırız, dedi. Elçi heyetindeki bir Yunan onlara durumlarının umutsuzluğunu hatırlattığında, saftan bir asker, elimizde iyi hiçbir şey kalmadı, sadece silahlarımız ve cesaretimiz kaldı, diye karşılık verdi.
Kral zorlamadı. Bunun yerine bir ateşkes önerildi: Tissaphernes onları imparatorluk toprağından çıkarıp kuzeye götürecek, yol boyunca pazar kurulacaktı. Ariaios kısa sürede tarafını değiştirip krala katıldı. Yunanlar ise üç haftadan fazla, sinir bozucu bir düzende yürüdüler; iki ordu birbirine paralel, aralarında bir günlük mesafeyi asla kapatmadan, her gece birbirinin ateşlerini sayarak. Kimse kimseye güvenmiyordu ve bu güvensizlik iki taraf için de dayanılmaz hale geliyordu.
Dicle'ye ulaşıp Büyük Zap ırmağının kıyısında konakladıklarında Klearkhos bir karar verdi. Ordu içinde Yunanlarla Persler arasında karşılıklı ihbarlar dolaşıyordu; Klearkhos bunun temizlenmesi gerektiğine inandı ve Tissaphernes ile görüşmeye gitti. Satrap ona son derece makul bir konuşma yaptı: sizi yok etmek istesem yolları, ırmakları, dağları kapatmam yeterdi; beni tutan şey Yunanların dostluğunu kazanma arzum. Sonra ekledi: gel, yarın bütün komutanlarını getir, bu iftiraları çıkaran kim, yüzleştirelim.
Klearkhos ikna oldu. Ertesi gün 5 general, yaklaşık 20 yüzbaşı ve pazardan alışveriş yapmak isteyen 200 kadar asker Pers ordugâhına gitti. Çadıra girildiğinde işaret verildi. Klearkhos, Proksenos, Menon, Agias ve Sokrates tutuklandı; dışarıda bekleyen yüzbaşılar ve askerler kılıçtan geçirildi. Generaller kralın huzuruna götürülüp başları vuruldu. Ksenophon'un anlatımına göre yalnızca Menon farklı bir sona uğradı, bir yıl süren bir işkenceden sonra öldü; ancak bu ayrıntı Ksenophon'un Menon'a duyduğu kişisel husumetten de beslenir.
Bir öğle vaktinde ordunun bütün komuta kademesi yok olmuştu. O gece Yunan kampında neredeyse hiç ateş yakılmadı. Ksenophon o saatleri, kimsenin yemek yemediği, çok azının uyuduğu, adamların silahlarının başında öylece durup memleketlerini, anne babalarını, bir daha göremeyecekleri karılarını ve çocuklarını düşündüğü bir gece olarak anlatır.
Sonunda kısa bir uykuya dalan Ksenophon bir rüya gördü: bir yıldırım babasının evine düşüyor ve ev baştan aşağı ışıkla doluyordu. Uyandığında bunun iyiye mi kötüye mi işaret olduğunu çözemedi, ama bir şeyi çözdü. Kendi kendine sordu: ne bekliyoruz? Kral bize bir tek şey diliyor, hareketsiz kalmamızı.
Öldürülen Proksenos'un bölüğündeki yüzbaşıları toplayıp konuştu. Sonra bütün ordu gece yarısı toplandı. Sağ kalan subaylar konuştu, kararlar oylandı ve yeni komutanlar seçildi. Öncüye Spartalı Kheirisophos geçti; en tehlikeli görev olan artçılığı, birkaç saat öncesine kadar hiçbir resmî rütbesi olmayan Atinalı misafir Ksenophon aldı.
Sonra ilk emri verdiler: arabalar ve çadırlar yakılacak, taşınabilir olmayan her şey bırakılacaktı. Ordu kendi ağırlığından kurtulacak, kendi yükünü kendi sırtında taşıyacaktı. Yol eve doğru değil, düşmanın içinden geçiyordu ve gidilecek yön güneybatıdaki Yunan denizi değil, kuzeydeki dağlardı.
Dicle boyunca kuzeye yürümeye başladıklarında yeni bir dersle karşılaştılar. Mithridates adlı bir Pers komutanı 200 süvari ve okçularla peşlerine takıldı, uzaktan atış yapıp kaçtı. Ağır piyade bir hayalete karşı savaşamaz. Ksenophon bu sorunu mühendislik gibi çözdü: ordunun içinden Rodoslular çıkarıldı, çünkü Rodoslular kurşun mermi kullanmayı biliyordu ve bu mermiler taşın iki katı menzile gidiyordu. 200 sapancı kuruldu. Yük hayvanlarından ve subay atlarından da 50 kişilik bir süvari birliği toplandı. Bir daha kimse cezasız yaklaşamadı.
Bu yürüyüş sırasında ordu, ovada terk edilmiş iki dev şehrin harabesinden geçti. Ksenophon bunlara Larisa ve Mespila adını verir; duvarlarının kalınlığını, yüksekliğini, çevresinin uzunluğunu titizlikle ölçüp yazar ve onları Medlere mal eder. Bugün biliyoruz ki gördüğü şey Asur İmparatorluğu'nun başkentleri Nimrud ve Ninova'ydı; iki yüzyıl önce yıkılmış, adı bile unutulmuş bir dünyanın kalıntıları. İmparatorlukların içinde yürüyen bir ordu, başka bir imparatorluğun mezarını fark etmeden geçiyordu.
Ovanın bitip dağların başladığı yerde asıl bedel ödendi. Karduk dağlarındaki halk, Pers kralına da boyun eğmemişti ve gelen kimse olursa olsun geçirmiyordu. Ksenophon o 7 günü, kralın bütün ordusundan daha çok acı çektikleri günler olarak anlatır. Dağlıların yayları neredeyse bir buçuk metre boyundaydı; germek için sol ayaklarını yayın alt ucuna basıyorlardı ve çıkan ok kalkanı da göğüs zırhını da deliyordu. Yunanlar topladıkları okları kayışla donatıp kendi ciritleri gibi kullandılar.
Kentrites ırmağını geçip Ermenistan'a girdiklerinde takvim kışa dönmüştü. Yerel satrap Tiribazos önce ateşkes yaptı, sonra dağ geçidinde pusu kurma hazırlığı yaparken yakalandı. Ama bu coğrafyada asıl düşman insan değildi. Kar bazı yerlerde bir buçuk metreyi buluyordu, kuzey rüzgârı yüzlerine doğrudan çarpıyordu. Adamlar ayak parmaklarını dondurmadan kaybetti. Karın parlaklığı gözleri kör etti; çare olarak yürürken gözün önünde koyu bir şey tutmayı öğrendiler. Açlıktan bitkin düşenler karın üstüne oturup bir daha kalkmak istemedi; artçıdaki Ksenophon'un işi, oturanları kaldırmaktı.
Kurtuluş, hiç beklemedikleri bir yerden geldi: yerin altından. Ermeni köyleri toprağa gömülüydü; insanlar merdivenle iniyor, hayvanlar dar bir ağızdan sokuluyordu. İçeride keçi, koyun, sığır, kümes hayvanları ve kışlık yem vardı; buğday, arpa, sebze ve büyük kapların içinde arpa birası. Kaplarda kamışlar yüzüyordu; içki bu kamışlarla emiliyordu ve suyla karıştırılmadığında son derece sertti. Bir köyün muhtarı kılavuz olarak alındı. Kheirisophos'un adamın oğluna kötü davranması yüzünden kılavuz üçüncü gün ortadan kayboldu ve ordu yolunu kendi bulmak zorunda kaldı. Ksenophon bu olayı, ordunun yol boyunca yaptığı en pahalı hata olarak kaydeder.
Dağların en tuhaf silahı ise en sona saklanmıştı ve Karadeniz'e bakan yamaçlarda, yolculuğun neredeyse bittiği günlerde patladı. Kolkhis topraklarındaki köylerde çok sayıda arı kovanı vardı. Petekleri yiyen askerler kısa süre sonra kusmaya, ishal olmaya ve akıllarını kaybetmeye başladı; ayakta duramıyor, sarhoş gibi yere yığılıyorlardı. Yiyenlerin sayısı o kadar fazlaydı ki, o gece ordugâh yenilgiye uğramış bir orduya benziyordu. Kimse ölmedi. Ertesi gün, aşağı yukarı aynı saatte kendilerine gelmeye başladılar ve üçüncü, dördüncü günde ilaç verilmiş hastalar gibi kalktılar. Bugün bunun adı deli baldır: bölgenin ormangülü türlerinin nektarındaki grayanotoksin, balı bir sinir zehrine çevirir. Karadeniz kıyısı bu bala yüzyıllar boyunca bir silah muamelesi de yapacaktı.
Kılavuz olarak tuttukları yeni bir rehber, beş gün içinde onları yüksek bir noktaya çıkaracağına söz vermişti. Beşinci gün Theches denen dağa vardılar.
Öncü kolun tepeye çıkmasıyla birlikte aşağıdan büyük bir bağırış duyuldu. Artçıda yürüyen Ksenophon ilk anda öne yeni bir saldırı yapıldığını sandı; arkadan da düşman baskısı vardı. Atına atlayıp süvarileriyle dörtnala yukarı sürdü. Yaklaştıkça bağırışın içindeki kelimeyi ayırt etti. Askerler tek bir şey haykırıyordu: Thalatta, Thalatta. Yani: Deniz, deniz.
Tepeye varan herkes ağlıyordu. Ksenophon, generallerin ve yüzbaşıların birbirine sarıldığını, adamların gözyaşları içinde durduğunu yazar. Ufuktaki o gri çizgi Karadeniz'di; Yunan gemilerinin gezdiği, Yunan şehirlerinin dizildiği su. İmparatorluğun göbeğinde kalmış bir ordu, ilk kez eve giden bir yol görüyordu.
Sonra, kimsenin emri olmadan, taş toplamaya başladılar. Tepenin üstüne büyük bir taş yığını kurdular; üzerine ele geçirdikleri sığır derilerini, değnekleri ve hasır kalkanları yığdılar. Kılavuz kalkanları bizzat kesip parçaladı ve başkalarını da buna teşvik etti. Yunanlar ona at, gümüş bir kâse, bir Pers kaftanı ve 10 darik verdiler; adam en çok askerlerin parmaklarındaki yüzükleri istedi ve epeyce yüzük topladı. Gece kalacakları köyü ve Makronlara giden yolu gösterdikten sonra karanlıkta geri döndü.
Denizi görmek, ulaşmakla aynı şey değildi. Önlerinde hâlâ dağ halkları, bir çarpışma ve o kötü şöhretli bal vardı. Ama iki gün sonra Trapezus'a, yani bugünkü Trabzon'a, Sinope'nin Kolkhis toprağındaki Yunan kolonisine girdiler. Orada 30 gün kaldılar. Kurtarıcı Zeus'a ve Herakles'e adadıkları kurbanları kestiler ve dağın yamacında atletizm oyunları düzenlediler. Yarışların yapıldığı yer taşlıktı ve düşenler canını yakıyordu; buna rağmen koştular. Bunu düzenleyen Spartalı Drakontios, çocukken adam öldürüp yurdundan sürülmüş biriydi.
Kerasus'ta yapılan sayımda 8.600 kişi çıktı. Kunaksa'ya yürüyenlerin yaklaşık on binde kaçının döndüğünü bu rakam söyler: dört kişiden üçünden fazlası hayattaydı. Ksenophon savaş alanından Kotyora'ya kadar olan mesafeyi 122 konak, 620 parasang, yani kabaca 3.400 kilometre olarak hesaplar ve bunun 8 ay sürdüğünü yazar.
Dönüş, kahramanlık şarkısı gibi bitmedi. Kıyı boyunca batıya ilerlerken ordu bazen müttefik, bazen bela oldu; Ksenophon Karadeniz kıyısında bir şehir kurmayı bile düşündü, vazgeçti; adamlar bir süre Trakyalı bir kral için savaştı; MÖ 399'da geriye kalanlar Spartalı komutan Thibron'un emrine girip aynı Pers satraplarına karşı yeniden silaha sarıldı.
Asıl miras, birkaç yıl içinde Yunan siyasetinin en tehlikeli fikrine dönüştü. 13 bin kişilik lidersiz, ücretsiz, haritasız bir ordu, Pers İmparatorluğu'nun kalbine kadar girmiş, orada savaşı kazanmış ve durduramadığı hiçbir kuvvet olmadan geri çıkmıştı. Atinalı hatip Isokrates bu olayı, Perslere karşı ortak bir Yunan seferi çağrısında kanıt olarak kullandı. Yetmiş yıl sonra Makedonyalı İskender aynı topraklara yürüdüğünde, önünde bu yolun ayrıntılı bir raporu vardı; İskender'in seferini yazan Arrianos, kitabına da aynı adı verdi. Ksenophon'un eseri Anabasis, yani Yukarı Yürüyüş, bir kaçış hikâyesi olarak yazıldı ama bir işgal kılavuzu olarak okundu.
Bir şey daha var ve belki en kalıcı olan o. Komutanları öldürüldükten sonra bu ordu, kimsenin ona ne yapacağını söylemediği bir varlığa dönüştü. Ne yapacağına oylayarak karar verdi. Generallerini seçti, beğenmediğini görevden aldı, kendi askerlerini kendi kurduğu mahkemelerde yargıladı; Ksenophon da bir aşamada askerlerine sert davranmakla suçlanıp bu mahkemelerin karşısına çıktı ve kendini savundu. Dağların, karın ve okların içinden geçen şey aslında yürüyen bir şehir devletiydi; meclisi, seçimi ve duruşmasıyla birlikte 3.400 kilometre taşınmış bir siyasi düzen.
Theches Dağı'nın hangi tepe olduğunu bugün kimse kesin olarak bilmiyor. Karadeniz'e bakan o yamaçlarda kurulan taş yığını da çoktan dağıldı. Geriye, denizi ilk gören adamın attığı iki kelimelik çığlık kaldı.
Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.