2026-10-07 · 23 dk
Haziran 1947'de Hindistan'ı hiç görmemiş İngiliz hukukçu Cyril Radcliffe'e beş hafta süre verilerek seksen milyon insanı ayıracak sınırı çizme görevinin verilişini ve bu hattın 17 Ağustos'ta, bağımsızlıktan iki gün sonra açıklanmasını anlatır. Bölüm, eski nüfus sayımı haritaları üzerinde kalemle çizilen çizgiden Pencap ve Bengal'deki kitlesel göçe, Radcliffe'in ücretini reddedip notlarını yakmasına uzanır.
hindistan bölünmesiradcliffe hattı1947pakistansömürgecilikBir adama bir oda, bir harita ve beş hafta verildi. Çizdiği çizgiyi görmeden milyonlarca insan hangi ülkede uyanacağını bilmiyordu. İşi bitince ücretini almadı, notlarını yaktı ve bir daha o topraklara ayak basmadı.
1947'nin 3 Haziran akşamı Delhi'de radyo mikrofonları açıldığında, Hindistan'ın son Genel Valisi Louis Mountbatten'in ağzından çıkan tek bir cümle, dört yüz milyon insanın yaşadığı toprağın takvimini bir anda daralttı. İngiliz hükümeti Şubat ayında parlamentoda iktidarın en geç Haziran 1948'de devredileceğini duyurmuştu. On altı aylık bir süre vardı yani, bir ülkenin ikiye bölünmesini planlamak için. Mountbatten o akşam bu süreyi sildi ve yerine yeni bir tarih koydu: 15 Ağustos 1947. Aradaki fark 73 gündü. Yetmiş üç günde iki devlet kurulacak, bir ordu bölünecek, bir hazine paylaşılacak, bir demiryolu ağı iki bayrağa dağıtılacak ve en zoru, kimsenin elinde bulunmayan bir şey icat edilecekti: bir sınır.
Bu aceleyi anlamak için o yılın Pencap'ına ve Bengal'ine bakmak gerekiyor. Hindistan alt kıtasının geri kalanında bölünme büyük ölçüde bir idari harita meselesiydi; eyaletler çoğunluğuna göre bir tarafa yazılacaktı. Ama iki eyalet bu mantığa direniyordu. Pencap'ın 1941 sayımına göre nüfusunun yüzde 53 kadarı Müslüman, yüzde 30'a yakını Hindu, yüzde 15 kadarı Sih'ti. Bengal'de Müslümanlar yine ince bir çoğunluktu. Bu iki eyalette çoğunluklar il il, kasaba kasaba, hatta sokak sokak değişiyordu. Lahor'un nüfusunun yarısına yakını Müslüman'dı ama şehrin dükkânlarının, matbaalarının, konaklarının çoğu Hindu ve Sih ailelerin elindeydi. Amritsar Sihlerin kutsal şehriydi ama çevresindeki köylerin dağılımı tartışmalıydı. Kalküta alt kıtanın en büyük limanı ve sanayi merkeziydi; onu besleyen jüt tarlalarının neredeyse tamamı doğudaki Müslüman çoğunluklu ilçelerde yatıyordu. Yani bir çizgi çekmek, sadece insanları değil, kanalları, demiryollarını, elektrik santrallerini, fabrikaları ve onları besleyen tarlaları da ayırmak anlamına geliyordu.
Mart ayının sonunda göreve gelen Mountbatten, Delhi'ye vardığı günden itibaren bir şeyi tekrarlıyordu: zaman yoktu. 1946 Ağustos'unda Kalküta'da başlayan şiddet dalgası Bihar'a, Noakhali'ye, Birleşik Vilayetler'e yayılmış, Mart 1947'de Ravalpindi çevresindeki Sih köylerine kadar ulaşmıştı. Mountbatten'in hesabı şuydu: bölünme ne kadar gecikirse, devredilecek bir devlet kalmayacaktı. Eleştirmenlerinin hesabı ise tam tersiydi: bu kadar hızlı bölünen bir ülkede kimse kimseyi koruyamayacaktı. Tarih iki tarafa da malzeme verecekti, ama 3 Haziran akşamı kazanan taraf belliydi.
Hindistan Bağımsızlık Yasası 18 Temmuz'da kraliyet onayını aldı. Yasa iki dominyon yaratıyordu ve sınırların nasıl belirleneceğini de yazıyordu: iki Sınır Komisyonu kurulacaktı, biri Pencap, biri Bengal için. Her komisyonda dörder yüksek mahkeme yargıcı olacaktı; ikisini Hindistan Ulusal Kongresi, ikisini Tüm Hindistan Müslüman Birliği önerecekti. Pencap komisyonunda Mehr Chand Mahajan ve Teja Singh bir yanda, Din Muhammed ile Muhammed Münir diğer yanda oturacaktı. Bengal'de de benzer bir dörtlü vardı. Tasarımın kendisi bir kilitti: dört yargıcın ikisi her zaman bir tarafı, ikisi öbür tarafı temsil edecekti ve hiçbir meselede dörtte üç çoğunluk çıkmayacaktı. Bu yüzden komisyonların başına, hiçbir tarafa ait olmayan bir başkan ve ona bir de belirleyici oy hakkı konuldu.
İşte buradaki ince ayrıntı, sonraki her şeyi açıklıyor. Dört yargıç anlaşamazsa — ve anlaşamayacakları baştan belliydi — kararı tek bir adam verecekti. Dört yargıcın imzaladığı sayfalar, tarafların görüşlerini kayda geçiren eklerden ibaret kalacaktı. Pencap'ı ve Bengal'i bölen çizgiyi, pratikte, beş kişilik bir kurul değil tek bir kalem çizecekti.
O kalemin sahibi 30 Haziran'da açıklandı. Londra'da, iki tarafın da kabul edebileceği tek isim üzerinde uzlaşılmıştı: Hindistan'la hiçbir bağı, hiçbir geçmişi, hiçbir tanıdığı olmayan bir hukukçu. Kongre de Müslüman Birliği de bu seçime razı oldu, çünkü her iki taraf da karşı tarafın adamını istemiyordu. Tarafsızlığın en güvenli ölçüsü bilgisizlik sayıldı. Temmuz başında Delhi'de uçaktan inen adam, altı hafta sonra 90 milyon insanın hangi devletin vatandaşı olacağını belirleyecek, ama bölmeye geldiği toprakta o güne kadar bir gün bile geçirmemiş olacaktı.
Cyril John Radcliffe 1899'da Galler'in kuzeyinde doğmuş, Haileybury'de ve Oxford'da okumuş, Birinci Dünya Savaşı'nın son yılında gözlerindeki bir sorun yüzünden cepheye değil ambulans servisine gönderilmiş, savaştan sonra hukuka dönmüş bir adamdı. Baroda hızla yükseldi; 1935'te, otuz altı yaşında kraliyet avukatı unvanını aldı. Vergi hukuku ve şirket davalarının en pahalı isimlerinden biriydi. İkinci Dünya Savaşı'nda Enformasyon Bakanlığı'nın genel müdürlüğünü yürüttü; yani İngiltere'nin savaş propagandasını ve haber akışını yöneten bürokrasinin tepesinde oturdu. Dosyaları hızlı okuyan, karmaşık bir meseleyi birkaç saatte kavrayıp özetleyebilen, soğukkanlı bir zihin olarak tanınıyordu. Edebiyat okuyan, şiir seven, akşamları Latince cümleler kuran bir adamdı aynı zamanda.
Hiç haritacılık eğitimi almamıştı. Hiç arazi ölçümü yapmamıştı. Pencap'ın kanal sistemini, Bengal'in nehir yataklarının her yıl nasıl yer değiştirdiğini, bir köyün otlağının komşu köyün sınırları içinde kalmasının ne demek olduğunu bilmiyordu. Ve kırk sekiz yaşına kadar Hindistan'ı görmemişti.
8 Temmuz 1947'de Delhi'ye indi. Şehir yılın en ağır mevsiminde, muson öncesi nemle kavruluyordu. Ona tahsis edilen, bahçe içinde bir hükümet konutuydu; vantilatörlerin altında çalıştı, hastalandı, iştahını kaybetti, kilo verdi. Yanında, Pencap'ta yıllarca görev yapmış bir sömürge memuru olan özel sekreteri Christopher Beaumont vardı; bölgeyi gerçekten bilen tek kişi odur demek yanlış olmaz. Radcliffe'in eline verilen görev tanımı ise şaşırtıcı biçimde kısaydı. Komisyonlar, Müslüman ve Müslüman olmayan çoğunlukların bitişik alanlarını saptayarak sınırı belirleyecekti. Cümlenin sonunda bir ek vardı: bunu yaparken "diğer etkenleri" de dikkate alacaktı.
O dört kelime, bütün tartışmanın kapısıydı. Hangi etkenler? Nehirler mi, yollar mı, tarlaların sulanması mı, bir şehrin vergi geliri mi, bir limanın hinterlandı mı, kutsal sayılan bir tapınak mı? Görev tanımında yazmıyordu. Radcliffe'e, Londra'nın karar vermeyi göze alamadığı her şeyi karara bağlama yetkisi verilmişti — ve bunun için beş haftası vardı.
Komisyonlar Temmuz ortasında çalışmaya başladı. Bengal komisyonu Kalküta'da, Pencap komisyonu Lahor'da açık oturumlar düzenledi; Lahor'daki dinlemeler Temmuz'un son on gününe sıkıştı. Her iki şehirde de salonlar tıklım tıklımdı. Avukatlar, cemaat dernekleri, ticaret odaları, çiftçi birlikleri, dini kurumlar, belediyeler dilekçeler yığdı. Kongre tarafı nüfus sayımının ötesine geçilmesini, Müslüman Birliği tarafı sayımın harfiyen uygulanmasını istedi; bazı meselelerde tam tersi oldu. Sih temsilciler kendi davalarını ayrıca sundular: cemaatin nüfusu hiçbir büyük bölgede çoğunluk oluşturmuyordu, ama toprakları, mabetleri ve en verimli çiftlikleri Pencap'ın tam ortasına dağılmıştı. Sınırın çok daha batıdan, Çenab nehrinden geçmesini savundular. Bu talebin nüfus aritmetiğiyle savunulacak hiçbir yanı yoktu ve reddedildi.
Radcliffe bütün bunları dinledi, ama asıl işini Delhi'de, kapalı kapılar ardında yaptı. Sınırın geçeceği kırsala hiç gitmedi. Ne bölünecek bir köyü, ne ikiye ayrılacak bir kanalı, ne de bir hafta sonra iki ülke arasında kalacak bir çiftliği gözüyle gördü. Yıllar sonra sekreteri, patronunun araziyi görmediğini ve bölgeye dair bilgisinin neredeyse sıfır olduğunu açıkça yazacaktı.
Radcliffe'in kendisi ne düşünüyordu? Bunun en açık izi, bölünmenin arifesinde üvey oğluna yazdığı bir mektupta duruyor. Hindistan'da kimsenin Pencap ve Bengal kararı yüzünden onu sevmeyeceğini, kabaca 80 milyon insanın bir şikâyetle kendisini aramaya başlayacağını yazıyordu. Ve ekliyordu: bulmalarını istemiyorum.
Yirmi yıl sonra W. H. Auden, Radcliffe'i merkeze koyan kısa ve acımasız bir şiir yazdı. Şiirin açılışındaki fikir basitti: bölmeye çağrıldığı toprağı hiç görmemiş olduğu için, en azından tarafsızdı. Auden'ın alayı tam da buraya, tarafsızlık ile bilgisizliğin aynı şey sayılmasına yönelikti.
Radcliffe'in masasındaki ham madde neydi? Üç şey: 1941 nüfus sayımı, Hindistan Ölçme Dairesi'nin bastığı haritalar ve binlerce sayfa dilekçe.
1941 sayımı bu işin en kırılgan parçasıydı. Savaşın ortasında, kısıtlı personelle yapılmıştı. Daha önemlisi, 1930'ların sonundan itibaren Hindistan'da nüfus sayımı siyasi bir araca dönüşmüştü; cemaat örgütleri mensuplarına sayımda kendilerini doğru beyan etmeleri için kampanyalar yürütüyor, sayıların temsil ve kota anlamına geldiği biliniyordu. Dolayısıyla elindeki tablolar, bir köyün dinsel bileşimini gösteren nötr belgeler değil, altı yıl önce yapılmış ve kendisi de tartışmalı bir çetelenin kalıntılarıydı. Haritalar ayrı bir meseleydi. Bazıları onlarca yıl önce basılmıştı. Bengal'de nehirler yatak değiştirmiş, haritada kuzeyden akan bir kol gerçekte güneye kaymıştı. Pencap'ta son yirmi yılda açılan kanallar, kurulan kasabalar, uzayan demiryolları kâğıtlara eksik geçmişti.
Çizgi bu veriyle çekildi. Pencap'ta ilk büyük düğüm Lahor ile Amritsar'dı. İkisi birbirinden elli kilometre uzaktaydı, ikisi de karşı tarafın vazgeçemeyeceği şehirdi. Radcliffe Lahor'u Pakistan'a, Amritsar'ı Hindistan'a verdi. Yıllar sonra Londra'daki evinde, bu kararı soran bir Hintli gazeteciye verdiği cevap bu işin mantığını çıplak biçimde gösterir: Lahor'u neredeyse Hindistan'a verecekken, Pakistan'ın elinde hiç büyük şehir kalmayacağını fark ettiğini söyledi; çünkü Kalküta'yı zaten Hindistan'a ayırmıştı. Yani Pencap'taki bir kararın gerekçesi, iki bin kilometre ötedeki Bengal'de verilmiş başka bir karardı.
İkinci düğüm Gurdaspur'du. Dört ilçeden oluşan bu bölgenin nüfusunda Müslümanlar incecik bir çoğunluktaydı; saf aritmetikle Pakistan'a yazılması beklenirdi. Radcliffe, Uch nehrinin doğusunda kalan Gurdaspur, Batala ve Pathankot ilçelerini Hindistan'a, yalnızca Şakargarh'ı Pakistan'a verdi. Bu kararın sonucu, o günlerde kimsenin yüksek sesle konuşmadığı ama kısa süre sonra her şeyi değiştiren bir şeydi: Hindistan, Cammu ve Keşmir'e kara yoluyla ulaşabilecek tek koridora sahip oldu. Ekim ayında Keşmir üzerindeki savaş başladığında Hint birlikleri o koridoru kullandı. Radcliffe'in Keşmir'i düşünerek karar verdiğine dair bir kanıt yok; ama kararın Keşmir'i mümkün kıldığına dair hiçbir şüphe de yok.
Üçüncü düğüm, bu hikâyenin en çok tartışılan yeri oldu: Firozpur. Sutlej nehrinin kenarındaki bu bölgenin bazı ilçeleri, Radcliffe'in ilk taslağında Pakistan tarafında duruyordu. Taslak, Ağustos'un ikinci haftasında Delhi'de Mountbatten'in kurmay başkanının evinde verilen bir öğle yemeğinde gündeme geldi; masada Mountbatten, Jawaharlal Nehru ve Genel Vali'nin danışmanı V. P. Menon da vardı. Yemekten sonra Radcliffe taslağını değiştirdi ve Firozpur ile çevresindeki iki ilçe Hindistan'a geçti. Radcliffe öldükten sonra, sekreteri Beaumont bu buluşmaya dair bir not kaleme aldı ve sınırın son günlerde Pakistan'ın zararına yeniden çizildiğini, Mountbatten'in müdahale ettiğini savundu. Mountbatten'in savunucuları bunu reddetti; belgelerdeki boşluklar yüzünden tartışma bugün de kapanmadı. Kesin olan şu: beş haftalık bir sürecin son günlerinde, resmi oturumların dışında, bir yemek masasında konuşulan bir ayrıntı yüzbinlerce insanın vatandaşlığı değişti.
Bengal'de denklem başkaydı. Kalküta Hindistan'a verildi; şehrin can damarı olan Hugli nehrinin yukarı havzasını güvenceye almak için, Müslüman çoğunluklu Murşidabad da Hindistan'a yazıldı. Karşılığında, Hindu çoğunluklu Khulna Pakistan'a bırakıldı. Yani iki ilçe, nüfusun söylediğinin tam tersi yönde el değiştirdi; gerekçe bir nehrin akışıydı. En sert itiraz Çitagong Tepeleri için geldi. Nüfusunun neredeyse tamamı Müslüman olmayan, büyük bölümü Budist olan dağ halklarının yaşadığı bu bölge, limanla ve Karnaphuli nehriyle olan ekonomik bağı gerekçesiyle Doğu Pakistan'a verildi. Bölge halkı protesto etti, Nehru itiraz etti, karar değişmedi.
Ve bütün bu büyük başlıkların altında, haritanın hiç konuşulmayan asıl kurbanları vardı: köyler. Çizgi bazı yerlerde yerleşimin tam ortasından geçti. Bir ailenin evi bir devlette, tarlası öbüründe kaldı. Pencap'ın sulama ağı, dünyanın en gelişmiş kanal sistemlerinden biriydi ve bu ağ ikiye ayrıldı; Üst Bari Doab kanalının suyu Hindistan'daki Madhopur regülatöründen alınıyor, Pakistan'daki tarlaları suluyordu. Mühendislerin onlarca yılda kurduğu hidrolojik bütünlük, bir kalemin altında iki parçaya bölündü.
Radcliffe iki kararı da 12 Ağustos'ta imzaladı. Mühürlü zarflar bir gün sonra Genel Vali'nin konutuna ulaştı ve kasaya kondu.
Sonra o kasa açılmadı.
Mountbatten kararın bağımsızlık törenlerinden önce açıklanmaması gerektiğine karar verdi. Gerekçesi şuydu: sınır açıklanırsa, 15 Ağustos'un kutlamaları kan içinde boğulacaktı. Yıllar sonra daha dolaysız bir açıklama da yaptı; karar bağımsızlıktan önce ilan edilirse, onu uygulama sorumluluğunun İngilizlerin üstünde kalacağını söyledi. 16 Ağustos'ta Delhi'de Nehru, Vallabhbhai Patel, Müslüman Birliği adına Liakat Ali Han ve Abdürrab Niştar ile Sihleri temsilen Baldev Singh'i topladı ve zarfları onlara verdi. Metin kamuoyuna 17 Ağustos'ta açıklandı.
Yani 14 Ağustos'ta Pakistan, 15 Ağustos'ta Hindistan kurulduğunda, iki ülkenin de sınırı yoktu. Daha doğrusu sınır vardı, çizilmişti, imzalanmıştı — ama Delhi'deki bir kasanın içindeydi.
O iki günü düşünmek gerekiyor. Pencap'ın ve Bengal'in ortasındaki yüzlerce kasabada, belediye başkanları, karakol amirleri, tren istasyonu şefleri, öğretmenler ve posta memurları hangi devletin görevlisi olduklarını bilmiyordu. Bazı kasabalarda meydanlara iki bayrak birden çekildi. Bazılarında bir bayrak çekildi, iki gün sonra indirildi. Lahor'da ve Amritsar'da insanlar günlerdir çıkan yangınların dumanı altında, kendi şehirlerinin hangi tarafta kalacağına dair söylentilerle yaşıyordu. Söylentiler kararın kendisinden daha hızlı yayıldı ve her söylenti yeni bir göç dalgası, yeni bir saldırı, yeni bir intikam başlattı. Bir köyün hangi devlete düştüğünü bilmemek, orada kalmaya mı yoksa kaçmaya mı karar verememek demekti; ve karar veremeyenler çoğu zaman en kötü anda, en kötü yolla karar vermek zorunda kaldı.
Düzeni koruması beklenen güç, 1 Ağustos'ta göreve başlayan Pencap Sınır Kuvveti'ydi. Tümgeneral Thomas Wynford Rees'in komutasındaki bu birleşik kuvvetin toplam mevcudu 50 bin dolayındaydı, muharip gücü ise bunun yarısı kadar. Henüz cemaat esasına göre ayrılmamış Hint Ordusu birliklerinden kurulmuştu; yani aynı bölükte, birkaç hafta sonra iki ayrı ülkenin askeri olacak insanlar vardı ve bazı birimlerde erler kendi cemaatlerine karşı konuşlandırıldı. Bu kuvvet, bir ucundan öbür ucuna yüzlerce kilometre uzanan, köyleri on binleri aşan bir bölgeyi korumakla görevlendirildi. Yetmedi. Katliamlar en yoğun haline tam da bu haftalarda ulaştı. Kuvvet 1 Eylül'de dağıtıldı ve sorumluluk iki yeni ordunun eline bırakıldı.
Sonra kıtanın gördüğü en büyük insan hareketi başladı. Sadece Pencap'ta, birkaç ay içinde 10 milyona yakın insan yer değiştirdi. Doğuya ve batıya giden yollarda kilometrelerce uzunlukta kafileler oluştu; öküz arabaları, yüklü sırtlar, yürüyemeyen yaşlılar, yolda doğan çocuklar. Trenler iki yönde de doldu ve bazıları varış istasyonuna yalnızca ölülerle girdi. 1951 sayımına yansıyan rakamlar, bölünme sonrası mülteci sayısını 14 milyonun üzerinde gösterir. Ölü sayısı için hiçbir güvenilir kayıt yok; tahminler 200 binden 2 milyona kadar uzanıyor ve tarihçilerin çoğu 1 milyon civarında bir sayıdan söz ediyor. Bu rakamların hiçbiri kaybolan kadınları, kaçırılan çocukları, geri dönemeyen aileleri tam olarak anlatmıyor.
Bütün bunların doğrudan sebebi bir çizgi değildi; sebepler yıllara yayılmış siyasetin, kışkırtmanın, silahlanmanın ve çöken bir devlet aygıtının içinde duruyordu. Ama çizginin iki gün gecikmesi, bu sebeplerin üzerine bir şey daha ekledi: bilgisizliği. İnsanlar nereye ait olduklarını bilmedikleri bir ülkede bağımsız oldular.
Karar yayımlandığında Radcliffe artık Delhi'de değildi. Gitmeden önce yaptığı iki şey, bu hikâyenin en çok konuşulan iki jesti oldu.
Birincisi: bütün çalışma kâğıtlarını yaktı. Taslak haritalar, kenar notları, hesaplar, kendi el yazısıyla tuttuğu gerekçeler, hepsi gitti. Geriye yalnızca imzalı resmi metinler ve yargıçların eklediği muhalefet notları kaldı. İkincisi: hizmeti karşılığında ödenecek 40 bin rupilik ücreti almayı reddetti. Bunu neden yaptığına dair kendi ağzından ayrıntılı bir açıklama yok. Yakılan notların ardında ne olduğunu da hiç kimse öğrenemedi — hangi köyde tereddüt ettiğini, hangi taslağı neden değiştirdiğini, kimin hangi cümlesinin kalemini kaydırdığını.
Radcliffe Hindistan'a bir daha hiç dönmedi. İngiltere'de parlak bir kariyer sürdürdü; 1949'da Lordlar Kamarası'nın yargı kanadına atandı, sonraki yıllarda İngiliz devletinin en hassas konularında kurulan soruşturma komisyonlarına başkanlık etti, viskont oldu. 1977'de öldüğünde, yargıç olarak verdiği kararlarla değil, bir haritaya çizdiği çizgiyle hatırlanıyordu. Kendisi bunun bilincindeydi; kararın daha iyi olabileceğini, elindeki sürenin bunu imkânsız kıldığını, daha fazla zamanı olsa işi başka türlü yapacağını söylediği aktarılır.
Ama bu hikâyenin asıl son bölümü Radcliffe'in ölümünden sonra bile bitmed, çünkü o çizgi kendi hayatını yaşamaya devam etti.
En hızlı patlayan kriz suydu. 1948 Nisan'ında Hindistan, kendi topraklarındaki regülatörlerden Pakistan'a akan kanal suyunu kesti; Pakistan Pencap'ının ekinleri hasat mevsiminde susuz kaldı. Mayıs ayında imzalanan geçici bir anlaşmayla su yeniden verildi, ama sorun on iki yıl boyunca masada durdu. Nihayet 1960'ta, Dünya Bankası'nın arabuluculuğuyla Karaçi'de İndus Suları Antlaşması imzalandı; nehirler iki ülke arasında paylaştırıldı. 1947'de beş haftada çizilen bir sınırın yarattığı tek bir teknik sorunu çözmek için, iki hükümetin on üç yıl ve uluslararası bir hakem gerekti. O antlaşma bugün de iki ülke arasındaki en gergin dosyalardan biri.
Çizginin bıraktığı tuhaflıklar bununla kalmadı. Bengal tarafında, eski prenslik sınırlarından miras kalan yüzlerce küçük toprak parçası bir anda uluslararası enklavlara dönüştü: bir ülkenin içinde, öbür ülkeye ait, etrafı tamamen çevrili köyler. Bazılarında yaşayan insanlar, kendi devletlerinin topraklarına ulaşmak için yabancı bir ülkeden geçmek zorundaydı; okula, hastaneye, mahkemeye erişimleri yoktu. Bu sorun 2015'te, Hindistan ile Bangladeş arasında onaylanan bir sınır anlaşmasıyla çözüldü; 160'ı aşkın enklav karşılıklı devredildi ve yaklaşık 50 bin insan, 68 yıl sonra hangi ülkenin vatandaşı olduğunu nihayet kesin olarak öğrendi. Çitagong Tepeleri'nde ise çizginin bıraktığı gerilim onlarca yıl sürdü; bölge, ancak 1997'de imzalanan bir barış anlaşmasıyla uzun bir silahlı çatışma döneminden çıktı.
Pencap tarafında ise çizgi bambaşka bir şeyin sembolü oldu. Sihliğin kurucusu Guru Nanak'ın hayatının son yıllarını geçirdiği Kartarpur, sınırın Pakistan tarafında, çizgiden sadece birkaç kilometre içeride kaldı. Onlarca yıl boyunca Hindistan tarafındaki hacılar, dürbünle tapınağın beyaz kubbesine bakmak için sınıra geldi; görebiliyor, gidemiyorlardı. 2019 Kasım'ında iki ülke, vize gerektirmeyen bir yürüyüş koridoru açtı. Guru Nanak'ın doğduğu Nankana Sahib de aynı tarafta, Pakistan'da kaldı.
Bugün Hindistan ile Bangladeş arasındaki sınır 4 bin kilometreyi aşıyor ve büyük bölümü dikenli telle örülü; dünyanın en uzun sınır çitlerinden biri. Hindistan-Pakistan sınırının bazı kesimleri geceleri uzaydan görülebilecek kadar aydınlatılmış durumda. Bu tesislerin, bu nöbetçi kulelerinin, bu projektörlerin hepsi, 1947 yazında Delhi'de bir vantilatörün altında oturan, bölgeyi hiç görmemiş bir hukukçunun eski haritalar ve tartışmalı bir nüfus sayımıyla çizdiği hattı takip ediyor.
Radcliffe'in kendisi sanırım bu sonucun en keskin eleştirisini de yapmıştı: kendisine verilen sürenin işi düzgün yapmaya yetmediğini söylediğinde, aslında bir imparatorluğun çekilirken bıraktığı asıl mirası tarif ediyordu. Çizgi beş haftada çizildi. Ama onu yaşamak, yüz milyonlarca insan için seksen yıla yayıldı ve hâlâ sürüyor.
Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.