2026-10-17 · 32 dk
22 Ocak 1879'da Güney Afrika'da Lord Chelmsford'un Zululand'a giren İngiliz kolonunun Isandlwana tepesinin eteğindeki kampının, Ntshingwayo komutasındaki yirmi bin kişilik Zulu ordusunun bufalo
isandlwanazulu savaşırorke's driftsömürge savaşlarıafrika tarihi22 Ocak 1879 öğleden sonra, Afrika'nın güneyinde gökyüzü karardı; bir güneş tutulması, sfenks biçimli bir tepenin eteğindeki İngiliz kampının üzerine gölge düşürdü. O gölge kalktığında, modern tüfeklerle donanmış bir İmparatorluk ordusunun bin üç yüzden fazla askeri ölmüştü. Onları yenenlerin elinde ise mızrak ve deri kalkandan başka bir şey yok gibiydi.
11 Aralık 1878 sabahı, Tugela Nehri'nin aşağı geçidinde, kıyıya yakın yaşlı bir yaban inciri ağacının gölgesine iki heyet oturdu. Bir yanda Natal kolonisinin İngiliz memurları, karşılarında da Zulu kralı Cetshwayo'nun gönderdiği ileri gelenler vardı. Sıcak bastırıyordu, nehir bulanık akıyordu. Toplantı Zulular açısından umut verici başladı. Önce aylardır beklenen bir kararı, sınır komisyonunun raporunu okudular. Zululuk ile Transvaal arasındaki tartışmalı topraklar meselesinde komisyon büyük ölçüde Zuluları haklı bulmuştu. Kralın adamları bunu duyunca rahatladılar.
Öğleden sonra ikinci bir belge çıkarıldı. Bunu Natal'ın yerli işlerinden sorumlu ailesinin bir üyesi olan John Shepstone okudu ve tercümanlar cümle cümle çevirdi. Metin okundukça ağacın altındaki hava değişti. Bu bir ültimatomdu ve şartları, bir krallığın kendi eliyle kendini dağıtmasını istiyordu.
Bazı talepler yakın tarihli olaylara dayanıyordu. Aynı yılın temmuzunda, sınır bölgesinin güçlü yöneticisi Sihayo'nun iki karısı Natal tarafına kaçmıştı. Sihayo'nun oğulları, başlarında Mehlokazulu olmak üzere, nehri geçip kadınları yakalamış, geri götürmüş ve öldürmüştü. İngilizler bu kardeşlerin teslim edilmesini ve sığır olarak ödenecek bir para cezası istiyordu. Bunlar için tanınan süre 20 gündü. Asıl ağır olan ise geri kalan maddelerdi. Kral, Zulu ordusunu ayakta tutan alay sistemini dağıtacaktı. Delikanlılar kralın izni beklenmeden evlenebilecekti. Ülkeye bir İngiliz temsilcisi yerleşecek, misyonerler serbestçe çalışabilecekti. Toplam süre 30 gündü.
Bu maddelerin ne anlama geldiğini kavramak için Zulu toplumunun nasıl işlediğini bilmek gerekir. Genç erkekler yaşıtlarıyla birlikte, amabutho denen alaylara yazılırdı. Bu alaylar hem askeri birlik hem de devletin iş gücüydü. Kralın tarlalarını sürer, sığırlarını güder, savaşta ise ordunun bel kemiğini oluştururdu. Evlilik izni bütün alaya birden, kral tarafından verilirdi. Yani alay sistemini kaldırmak, yalnızca orduyu değil, kralın tebaası üzerindeki otoritesini ve toplumun kuşaklar arası düzenini de ortadan kaldırmak demekti. Hiçbir Zulu kralının bunu 30 günde kabul etmesi mümkün değildi. Belgeyi hazırlayan da bunu biliyordu.
O kişi, Güney Afrika'daki İngiliz yüksek komiseri Sir Henry Bartle Frere'di. Londra'da birkaç yıldır bir fikir konuşuluyordu: Güney Afrika'daki İngiliz kolonilerini, Boer cumhuriyetlerini ve bağımsız Afrika krallıklarını tek bir konfederasyon çatısı altında toplamak. Frere bu planın uygulayıcısı olarak gönderilmişti ve bağımsız, iyi örgütlenmiş bir Zulu krallığını planın önündeki en büyük engel olarak görüyordu. Yazışmalarında Cetshwayo'nun ordusunu bölgedeki bütün beyazlar için bir tehdit olarak tarif ediyordu.
Londra'daki hükümet ise o sırada yeni bir savaş istemiyordu. Sömürgeler Bakanı Sir Michael Hicks Beach'in mektupları ihtiyatlı bir dil taşıyordu. Ancak haberleşme haftalar sürüyordu ve Frere bu boşluğu kullandı. Ültimatom okunduğunda, onu durdurabilecek talimatların yolda olup olmadığı bile belirsizdi. Frere hükümeti oldubittiyle karşı karşıya bırakmıştı.
Cetshwayo, 1873'te tahta çıkarken Natal yönetiminin temsilcilerinin de hazır bulunduğu bir törenle taç giymişti. İngilizlerle iyi geçinmenin önemini biliyordu. Haber kendisine ulaşınca zaman kazanmaya, Sihayo meselesinde uzlaşma yolu bulmaya çalıştı. Fakat istenen şey bir uzlaşma değildi. Süre 11 Ocak 1879'da doldu. Aynı gün İngiliz birlikleri sınırı geçti.
Ordunun başında Korgeneral Lord Chelmsford vardı. Kısa süre önce Doğu Kap'ta Xhosa halkına karşı bir savaşı bitirmişti ve oradan bir kanaat edinmişti. Ona göre Afrikalı ordular düzenli bir İngiliz birliğine karşı açık arazide durmaz, kaçar, oyalardı. Asıl tehlike düşmanın savaşmaması, ordunun aylarca boş arazide dolaşmasıydı. Chelmsford bu yüzden Zuluları savaşa zorlamayı düşünüyordu. Krallığa birden fazla koldan girecek, Zulu ordusunu toplanmaya ve karşı koymaya mecbur bırakacaktı. Aklındaki asıl soru düşmanın nerede olduğuydu. Düşmanın ne kadar güçlü olduğu sorusu onu pek meşgul etmiyordu.
Chelmsford'un planında üç saldırı kolu vardı. Kıyıya yakın olan kol Tugela'yı aşağıdan geçecekti, kuzeydeki kol Transvaal yönünden inecekti. Merkez kolu ise Albay Richard Glyn komutasındaydı ve Lord Chelmsford da onunla birlikte ilerliyordu. Bu kol Bufalo Nehri'ni bir ticaret ve misyon istasyonunun yanındaki sığ geçitten aştı. İngilizlerin Rorke's Drift, yani Rorke Geçidi dediği yer burasıydı. Geçidin adı, oraya yıllar önce yerleşen tüccar Jim Rorke'tan geliyordu.
Merkez kolunda 4 bin kişiyi aşkın bir kuvvet vardı. Çekirdeği 24. Piyade Alayı'nın iki taburuydu. Topçu, atlı piyade ve gönüllü süvari birlikleri bunlara eşlik ediyordu. Kolonideki Afrikalılardan toplanan, büyük kısmına tüfek bile verilmemiş, Natal Yerli Birliği denen yardımcı kuvvet de kolla birlikteydi. Ordunun en yavaş parçası ise insanlar değildi. Öküzlerin çektiği yüzlerce ikmal arabası yağmurdan çamura dönmüş yollarda ancak ağır ağır ilerleyebiliyordu.
Kol sınırı geçtikten bir gün sonra, 12 Ocak'ta, ültimatomdaki adı geçen Sihayo'nun köyüne saldırdı. Kısa bir çatışmadan sonra köy ele geçirildi ve yakıldı. Ardından günlerce süren ağır bir hazırlık dönemi geldi. Yol düzeltildi, arabalar ilerletildi. 20 Ocak'ta kol, düzlüğün ortasından birden yükselen, kayalık ve tuhaf biçimli bir tepenin eteğinde kamp kurdu. Tepenin adı Isandlwana'ydı. Askerlerden bazıları tepenin silüetini 24. Alay'ın arması üzerindeki sfenkse benzetiyordu. Bu benzetme, sonradan geriye dönüp bakanların gözünde acı bir alamete dönüşecekti.
Kamp, tepenin doğuya bakan yamacına, kuzeyden güneye uzanan uzun bir şerit halinde kuruldu. Çadırlar düzgün sıralar halinde dizildi. Ancak iki şey yapılmadı. Kampın çevresine hendek kazılmadı, arabalar da çember oluşturacak biçimde bir araya çekilip savunma barikatı haline getirilmedi. Bunların ikisi de daha sonra çok tartışılacaktı. Chelmsford'un gerekçeleri vardı. Zemin taşlıydı ve kazmak zordu. Kamp geçiciydi. Arabalar ikmal için sürekli gidip geldiğinden onları her akşam çembere sokmak ilerlemeyi durdurmak anlamına geliyordu. Kolun bazı subayları ise bu açık düzenden tedirgindi. Ama ortadaki genel kanaat, açık arazide düzenli bir İngiliz birliğine kimsenin saldırmaya cesaret edemeyeceğiydi.
21 Ocak'ta Chelmsford, ileride bir sonraki kamp yerini belirlemek ve araziyi taramak için doğu-güneydoğu yönündeki tepelere bir keşif kuvveti gönderdi. Kuvvetin başında Binbaşı John Dartnell vardı. Yanında Natal'ın atlı polisleri, gönüllü süvariler ve Komutan Rupert Lonsdale'in yerli birlikleri bulunuyordu. Akşama doğru bu kuvvet tepeler arasında Zulu gruplarıyla karşılaştı. Karanlık çökerken Zuluların sayısı Dartnell'in gözünde giderek arttı. Binbaşı geri dönmek yerine olduğu yerde gecelemeye karar verdi ve kampa haber gönderdi. Destek istiyordu.
Haber 22 Ocak gecesi, saat 1:30 sularında Chelmsford'a ulaştı. Generalin beklediği an gelmiş gibiydi. Düşman nihayet bulunmuştu ve hızlı davranırsa onu savaşa zorlayabilirdi. Chelmsford, kolun aşağı yukarı yarısını alıp şafak sökmeden yola çıkmaya karar verdi. 24. Alay'ın ikinci taburu, 6 toptan 4'ü ve atlı piyadeler onunla gidecekti. Kampta 24. Alay'ın birinci taburundan 5 bölük, ikinci taburdan 1 bölük, 2 top, yerli birlikler ve çeşitli yardımcı kuvvetler kalacaktı. Kampın komutası Yarbay Henry Pulleine'e bırakıldı. Pulleine tecrübeli bir yönetici subaydı ama daha önce hiç büyük bir muharebede komuta etmemişti. Ona verilen emir kampı savunmasıydı.
Chelmsford bir emir daha gönderdi. Albay Anthony Durnford, kendi kolunun bir kısmıyla Rorke Geçidi'nin yakınlarında bekliyordu. Ondan Isandlwana'ya gelmesi istendi. Durnford'un yanında Natal Yerli Süvarileri denen, iyi binici ve iyi atıcı Afrikalı atlılar ile küçük bir roket bataryası vardı.
Chelmsford sabah saat 4:30 civarında yola çıktı. O sabah yaptığı hesap mantıklı görünüyordu ama tek bir varsayıma dayanıyordu: Zulu ordusunun ana gövdesi doğuda, Dartnell'in karşısındaydı. Öyle değildi. Dartnell'in gördüğü kuvvetler gerçekti, ama ana ordu değildi.
Zulu ordusu birkaç gün önce başkent oNdini'den yola çıkmıştı. 20 bin dolayında savaşçıdan oluşuyordu ve başında yaşlı ve saygın komutan Ntshingwayo kaMahole vardı. Yanında Mavumengwana kaNdlela da komuta ediyordu. Ordu hızlı ve dikkatli hareket etmişti. Gruplara ayrılarak yürümüş, geceleri ateş yakmamıştı. 21 Ocak'ta, Isandlwana'nın kuzeydoğusundaki Nqutu yaylasının ötesinde, Ngwebeni Vadisi'nin derin kıvrımına yerleşmişti. Kamptan uzaklığı bir saatlik yürüyüştü. Chelmsford güneydoğuya doğru giderken, arkasında bıraktığı kampın kuzeydoğusunda koca bir ordu bekliyordu ve kampta bunu bilen kimse yoktu.
Durnford saat 10:30 civarında Isandlwana'ya ulaştı. Pulleine'den kıdemliydi, ancak kendisine verilen emir kampın komutasını alması gerektiğini açıkça söylemiyordu. Bu belirsizlik sonradan uzun tartışmalara konu olacaktı. Sabahtan beri yaylanın kenarında küçük Zulu gruplarının görüldüğüne dair haberler geliyordu. Durnford bu hareketlerin Chelmsford'un arkasına dolanma girişimi olabileceğinden kuşkulandı. Kendi atlılarıyla ve roket bataryasıyla doğuya, düşmanı karşılamaya çıktı. Atlı birliklerinden bir kısmını da yaylanın üstünü taramak için kuzeye gönderdi. Böylece kamptaki kuvvet, kimsenin tam olarak planlamadığı biçimde dağılmaya başladı.
Öğle saatlerine doğru, Natal Yerli Süvarileri'nden Teğmen Charles Raw'un birliği yaylanın üstünde birkaç Zuluyu ve önlerinde sürdükleri sığırları kovalıyordu. Atlılar bir sırtı aşıp Ngwebeni Vadisi'nin kenarına geldiklerinde durdular. Aşağıda, vadinin tabanında ve yamaçlarında, binlerce savaşçı sessizce oturuyordu.
Zulu kaynaklarına göre ordu o gün saldırmayı düşünmüyordu. 22 Ocak, yeni ayın görülmediği karanlık bir gündü. Zulu inancında bu gün kötü bir gün sayılırdı ve büyük işlere başlamak için uygun değildi. Komutanlar ertesi günü bekliyor, savaş öncesi ayinleri tamamlamayı planlıyordu. Ancak ordu fark edilmişti. Atlıların ilk atışlarıyla birlikte en yakındaki alaylar ayağa fırladı. Komutanların düzenli bir saldırıya dönüştürmeye çalıştığı şey, başlangıçta neredeyse kendiliğinden bir dalgaydı.
Buna rağmen Zulu ordusu birkaç dakika içinde, kuşaklar boyunca prova edilmiş bir düzene girdi. Bu düzene impondo zankomo, yani bufalonun boynuzları deniyordu. Ortada göğüs denen ana kuvvet düşmanın üzerine doğrudan yürür, onu yerinde tutardı. İki yanda boynuzlar uzun bir yay çizerek düşmanın kanatlarına dolanır, arkasında birleşmeye çalışırdı. Göğsün arkasında ise bel denen yedek kuvvet bekler, gerektiği yere sürülürdü. Isandlwana'da sağ boynuz kampın kuzeyinden, tepenin arkasına doğru geniş bir dolanma yaptı. Sol boynuz güneydoğudan ilerleyerek Durnford'un atlılarının karşısına çıktı. Göğüs, yaylanın kenarından düzlüğe dökülerek doğrudan kampa yöneldi.
Durnford'un roket bataryası, ana kuvvetten ayrılıp yaylanın eteğine yaklaştığında saldırının ilk dalgasına yakalandı ve kısa sürede dağıtıldı. Durnford'un kendisi atlılarıyla geri çekilerek kampın doğusundaki derin bir kuru dere yatağına, bir hendeğe yerleşti ve oradan ateş açtı. Kampta ise Pulleine birliklerini çadırların önüne, açık araziye çıkardı. Kırmızı ceketli bölükler kamptan bir kilometreyi aşan bir mesafede, geniş aralıklarla uzanan uzun bir hat oluşturdu. 2 top ortaya yerleştirildi.
Bir süre boyunca bu hat işe yaradı. Askerlerin elindeki Martini-Henry tüfekleri ağır, tek atımlık ama isabetli silahlardı ve uzak mesafeden öldürücü bir ateş açabiliyordu. Göğüs bölgesindeki alaylar, aralarında özellikle uKhandempemvu alayı, düzlükte ağır kayıp verdi. Bir noktada çimenlerin arasına yere yattılar ve ilerleyemez hale geldiler. Hayatta kalanların sonradan anlattığına göre, bu anda alayların komutanlarından biri yamaçtan aşağı koşarak savaşçılara kralın onları bunun için göndermediğini hatırlattı. Saldırı yeniden başladı.
İngiliz hattının zayıflığı uzunluğundaydı. Bu kadar geniş bir alana yayılmış birkaç yüz piyade, düşmanı uzakta tuttukça güçlü görünüyordu. Ama hattın yanlarına dolanılmaya başlandığında birbirini destekleyemiyordu. Durnford'un adamları kuru dere yatağında mermileri azalınca kampa doğru çekilmek zorunda kaldı. Böylece hattın sağ ucu açıkta kaldı. Sol boynuz bu boşluğa yüklendi. Aynı sırada sağ boynuz Isandlwana'nın arkasından dolanarak kampın gerisine, Rorke Geçidi'ne giden yolun üzerindeki boyuna ulaşmak üzereydi.
Uzun yıllar boyunca İngiliz hattının çöküşü tek bir sebebe bağlandı: cephanenin cepheye ulaşamaması. Hikâyeye göre cephane sandıkları sıkıca vidalanmıştı, bunları açacak alet bulunamıyordu ve levazım subayları mermiyi kendi birliklerinden başkasına vermeyi reddediyordu. Bu anlatının bazı parçaları tanıkların ifadelerine dayanır. Ancak sonraki araştırmacıların çoğu, asıl belirleyici etkenin cephane sıkıntısı olmadığını düşünüyor. Hat çok uzaktaydı ve çok inceydi, kanatları korumasızdı. Yerli birliklerin bir kısmı da baskı altında dağılınca savunmada açılan delikleri kapatacak kimse kalmadı. Pulleine birliklerine kampa doğru çekilme emri verdiğinde, açık arazide geri çekilen dağınık bölükler Zulu saldırısı karşısında savunmasız hale geldi.
Bundan sonrası düzenli bir muharebeden çok, kampın her köşesine yayılan yakın dövüştü. Zulu savaşçılarının asıl silahı iklwa denen, kısa saplı, geniş ağızlı bir saplama mızrağıydı. Yakın mesafede tüfek ancak süngüyle kullanılabiliyordu. Bazı bölükler son anda sırt sırta vererek küçük kümeler oluşturdu ve son mermilerine kadar direndi. Durnford, kampın arkasındaki boyunda, etrafında toplanan bir grup gönüllü ve polisle birlikte savaşarak öldü. Pulleine de kampta hayatını kaybetti.
Tam bu sırada gökyüzünde bir şey oldu. Öğleden sonra saat 2:30 civarında Ay, Güneş'in önünden geçmeye başladı. Isandlwana'dan görülen tutulma parçalıydı ama ışığı belirgin biçimde azaltacak kadar derindi. Hayatta kalanlar ve Zulu tanıklar, savaşın en kanlı anında havanın garip bir alacakaranlığa büründüğünü anlattı. Zulu anlatılarında o an, Güneş'in karardığı an olarak yer etti. Karanlık bir gün olarak bilinen yeni ay günü, gerçekten de gün ortasında kararmıştı.
Kampın arkasındaki boyun, sağ boynuzun gelmesiyle kapanmıştı. Rorke Geçidi'ne giden yol kesilmişti. Kaçabilenler, atlıların ve ayaktakilerin bir kısmı, güneybatıdaki çok engebeli araziye, kayalık ve çalılık yamaçlardan Bufalo Nehri'ne doğru indi. Peşlerinden gelen Zulular yol boyunca birçoğuna yetişti. Nehre ulaşanlar kabarmış suyu, sonradan Kaçaklar Geçidi denecek bir noktada geçmeye çalıştı ve birçoğu akıntıya kapıldı.
Bu kaçış sırasında iki teğmen, Teino Melvill ile Nevill Coghill, birinci taburun sancağını kurtarmak için nehre girdi. Melvill akıntıda sancağı elinden kaçırdı, Coghill onu kurtarmak için geri döndü. İkisi de Natal kıyısındaki yamaçta öldürüldü. Sancak birkaç hafta sonra nehrin aşağısında bulundu. Kamptan sağ çıkmayı başaran az sayıdaki İngiliz subaydan biri, genç Teğmen Horace Smith-Dorrien'di. Yıllar sonra Birinci Dünya Savaşı'nda bir orduya komuta edecekti.
Bilançonun ağırlığı ancak sonra anlaşıldı. Kampta bulunanlardan 1,300'ü aşkın kişi hayatını kaybetmişti. Bunların 700'den fazlası Avrupalı askerlerdi, geri kalanı ise Natal'dan gelen Afrikalı yardımcı kuvvetlerdi. 24. Alay'ın birinci taburu fiilen yok olmuştu. Zulu tarafının kaybı da çok ağırdı. Sahada en az 1,000 savaşçı ölmüştü ve sonraki günlerde yaralarından ölenlerle bu sayı çok daha yükseğe çıkıyordu. Zulu geleneğine göre, savaşta düşmanı öldüren savaşçı onun bedenini açar ve ruhunun ayrılmasına izin verirdi. Ölünün giysisinden bir parça giyer ve evine dönmeden önce arınma ayinlerini tamamlardı. İngiliz askerleri o gece kampa döndüklerinde bu geleneği tanımıyordu ve gördükleri manzarayı başka türlü yorumladılar.
Chelmsford gün boyunca kamptan gelen haberleri tam ciddiye almamıştı. Öğleden önce Zuluların kampın önünde göründüğünü bildiren bir not eline geçmiş, dürbünle baktığında çadırları hâlâ ayakta görmüştü. Gerçeği ancak akşamüstü kampa yaklaştığında anladı. Kuvveti gece karanlığında kampa girdi ve ölülerin arasında, hiçbir şeyin görülemediği bir gece geçirdi. O gece askerlerin gözü batıdaydı. Nehrin öte yanında, Rorke Geçidi'nin olduğu yerde gökyüzü kızıl bir ışıkla yanıyordu.
Rorke Geçidi'ndeki yapılar, aslında İsveç Kilisesi'ne bağlı misyoner Otto Witt'in yaşadığı küçük bir misyon istasyonuydu. Biri hastaneye, diğeri depoya dönüştürülmüş iki taş ve kerpiç bina vardı. Isandlwana'ya ikmal taşıyan yolun üzerindeki bu noktada, 24. Alay'ın ikinci taburundan Teğmen Gonville Bromhead'in komutasında bir bölük, hastanede yatan otuzu aşkın hasta ve yaralı ile bir avuç levazım ve sağlık görevlisi bekliyordu. Mühendis sınıfından Teğmen John Chard, nehirdeki salları onarmak için oradaydı. Rütbeleri eşit olsa da Chard'ın teğmenliği daha eskiydi ve bu yüzden komuta ona düştü.
Öğleden sonra 3 sularında iki atlı nehri geçerek istasyona geldi. Isandlwana'dan kaçmışlardı ve kampın düştüğünü, bir Zulu kuvvetinin bu yöne geldiğini haber verdiler. İlk tepki geri çekilmeyi düşünmek oldu. Ancak levazım görevlisi James Dalton itiraz etti. Ağır hastalarla ve yavaş arabalarla açık arazide yakalanmanın, istasyonu savunmaktan çok daha kötü olacağını savundu. Chard ve Bromhead ona hak verdi.
Bundan sonraki bir saat, savunmanın kaderini belirledi. Depodaki mısır çuvalları ve bisküvi sandıkları binaların arasına dizilerek bir göğüs siperi kuruldu. Hastane ile depoyu birbirine bağlayan bu barikatın içine iki bina da alındı. Hastanenin duvarlarına mazgal delikleri açıldı. İstasyonda bulunan Natal Yerli Birliği'ne bağlı bir bölük ise Zulular göründüğü sırada dağıldı ve gitti. Komutanları da onlarla birlikte ayrıldı. Bu ayrılış savunucuların sayısını birden düşürdü. Barikatın uzunluğunu bu kadar az adamla tutamayacağını gören Chard, istasyonun ortasından bisküvi sandıklarıyla ikinci bir iç hat kurdurdu. Barikatın arkasında 150 kadar adam kalmıştı.
Gelen Zulu kuvveti, Isandlwana'da savaşa hiç girmemiş olan yedek alaylardı. Sayıları 3 bin ile 4 bin arasında tahmin edilir. Başlarında kralın üvey kardeşi Prens Dabulamanzi kaMpande vardı. Cetshwayo, ordusuna Natal topraklarına geçmemesini emretmişti. Bu kuvvet ise ana savaşın zaferini kaçırmış olmanın verdiği hevesle nehri geçti. Savaşçılar günlerdir yürüyordu ve o sabahtan beri doğru dürüst bir şey yememişti.
İlk saldırı öğleden sonra 4:30 sularında güney yönünden geldi. Barikatın arkasından açılan yoğun ateş bu dalgayı durdurdu, ama Zulular istasyonun etrafını sardı. Bir kısmı arkadaki kayalık tepeye yerleşti. Bunların elinde eski ve çoğu zaman bakımsız tüfekler vardı ve barikatın içini yukarıdan ateş altına aldılar. Asıl saldırılar ise kuzeybatı tarafında, hastanenin önündeki siper hattına yöneldi. Zulu savaşçıları barikatın üzerine atlamaya, tüfeklerin namlularını kavramaya çalışıyordu. Savunucular süngüyle karşılık veriyordu. Siper hattı birkaç kez el değiştirecek gibi oldu.
Akşam karanlığında Chard, dış hattı tutamayacağını anlayarak adamlarını bisküvi sandıklarından yapılmış iç hatta çekti. Bu, hastanenin kendi başına kalması anlamına geliyordu. Hastanenin içinde ise kendine özgü, korkunç bir mücadele yaşanıyordu. Bina küçük odalara bölünmüştü ve odaların çoğunun birbirine açılan bir kapısı yoktu. Zulular binayı ateşe verip kapıları zorlarken, içerideki birkaç asker, aralarında Henry Hook ve John Williams'ın da bulunduğu erler, odaları birbirinden ayıran kerpiç duvarlarda süngüleriyle delikler açtı. Hastaları bu deliklerden bir sonraki odaya sürükleyerek geçirdiler, bu sırada kapıyı tutmaya devam ettiler. Sonunda hastaların bir kısmını dışarıdaki bir pencereden avluya indirdiler. Bunlar ateş altında koşarak iç hatta ulaştı. Herkes kurtarılamadı. Ama yanan çatının altından birçok hasta çıkarıldı.
Hastanenin alevleri, nehrin öte yanından Chelmsford'un adamlarının gördüğü ışıktı. Ama savunucular için bu yangının başka bir anlamı da vardı. Alevler istasyonun çevresini aydınlatıyor, karanlıkta yaklaşan saldırganları görünür kılıyordu. Gece boyunca saldırılar sürdü. Dalgalar arasında barikatın içi dar bir alana sıkışmıştı. Mısır çuvallarından ortaya son bir çıkıntı yığıldı, yaralılar onun arkasına yatırıldı. Cerrah James Reynolds yaralıları ateş altında tedavi ediyordu.
Gece yarısından sonra saldırılar seyrekleşti. Ara sıra yapılan atışlar sabaha karşı tamamen kesildi. Şafak söktüğünde savunucular istasyonun çevresini Zulu ölüleriyle kaplı buldu. Zulu kuvveti tepelerin üzerinde yeniden toplandı, bir süre bekledi, sonra çekildi. Uzaktan Chelmsford'un kolunun yaklaştığı görülmüştü. Ayrıca saldırganlar on iki saati aşkın süre boyunca aralıksız savaşmıştı, aç ve bitkindi.
Savunucuların kaybı 17 ölüydü. İstasyonun çevresinde ise 351 Zulu cesedi sayıldı. Gerçek kaybın bundan yüksek olduğu düşünülüyor. Bazı İngiliz askerlerinin ve subaylarının sonradan yazdığı mektuplar, savaş alanında bulunan yaralı Zuluların öldürüldüğünü de anlatır. Isandlwana'yı gören adamların öfkesi, Rorke Geçidi'nin ertesi sabahına böyle taşındı.
Bu savunmanın İngiltere'de nasıl karşılandığı da en az kendisi kadar dikkate değerdir. Rorke Geçidi'ndeki savunuculara 11 Victoria Haçı verildi. Bu, tek bir çatışma için verilen en yüksek sayılardan biridir. Ödül alanlar arasında Chard, Bromhead, Dalton, cerrah Reynolds, hastanedeki erler ve İsviçre doğumlu bir yerli birlik onbaşısı olan Christian Schiess vardı. Bazı tarihçiler bu cömertliği, Isandlwana'nın yarattığı utancı dengeleme çabası olarak yorumlar. Savunmanın gerçek bir cesaret örneği olduğunu reddeden pek kimse yoktur. Ama aynı gün, birkaç saat arayla yaşanan iki olaydan hangisinin kamuoyuna öne çıkarılacağı, siyasi bir tercih de içeriyordu.
Zulu tarafında Isandlwana'nın zaferi bir sevinçten çok bir yas olarak hatırlandı. Savaşçılar başkente dönüp kralın huzuruna çıktıklarında, çok sayıda alayın kayıpları ortaya çıkıyordu. Cetshwayo'ya atfedilen ve sık sık aktarılan bir söze göre kral, ulusun karnına bir mızrak saplandığını ve ölüleri yasını tutmaya gözyaşlarının yetmeyeceğini söylemişti. Kral, savaşın bir zaferle bittiğini biliyordu. Ama aynı zamanda, İngiltere'nin bu yenilgiden sonra geri çekilmeyeceğini, aksine çok daha büyük bir kuvvetle geleceğini de biliyordu.
Haklı çıktı. Isandlwana haberi Londra'ya ulaştığında, hükümetin istemediği savaş birden bir onur meselesine dönüştü. Takviye birlikleri Güney Afrika'ya gönderildi. Sonraki aylarda kuzey kolu Kambula'da büyük bir Zulu saldırısını püskürttü. Kıyı kolu ise kuşatıldığı Eshowe'de kurtarıldı. Haziranda bir başka olay Avrupa'yı sarstı. Sürgündeki Fransız imparatorluk ailesinin varisi, İngiliz ordusuna gönüllü olarak katılmış olan genç Prens Louis Napoléon, bir keşif sırasında Zulu savaşçıları tarafından öldürüldü.
Chelmsford'un yerine Sir Garnet Wolseley atanmıştı. Ancak yeni komutan sahaya varmadan önce Chelmsford son darbeyi vurmak istedi. 4 Temmuz 1879'da 5 bin dolayında askeri, Zulu başkenti oNdini'nin önündeki Ulundi ovasında kocaman, içi boş bir kare düzenine soktu. Topçu ve makineli Gatling silahları karenin köşelerine yerleştirildi. Isandlwana'nın tam tersi bir düzendi bu. Kapalıydı, sıkıydı, her yöne ateş açabiliyordu. Zulu alayları karenin dört bir yanından saldırdı ama karenin kenarına hiç yaklaşamadı. Yarım saati biraz aşan bir süre sonra saldırı dağıldı. Süvariler kaçanları kovaladı. Kraliyet sarayı ateşe verildi.
Cetshwayo kaçtı ve birkaç hafta ormanlık bölgelerde saklandı. 28 Ağustos'ta yakalanarak Kap kolonisine sürgüne gönderildi. Wolseley'nin ardından kurduğu düzen, krallığı bir daha ayağa kalkamayacak şekilde parçalamak üzerine kuruluydu. Zululuk 13 ayrı bölgeye ayrıldı, her birinin başına bir şef atandı. Bu şeflerin bazıları kral ailesine düşman olan kişilerdi. Biri Zulu krallarıyla yakın ilişkileri bulunan beyaz bir tüccar olan John Dunn'dı. Bir diğeri ise kraliyet ailesiyle rekabet içindeki güçlü bir yönetici olan Zibhebhu kaMaphitha'ydı. Bölgeye bir İngiliz temsilcisi yerleşti. Alay sistemi yasaklandı. Ültimatomda istenenler, artık savaşın sonucu olarak dayatılmıştı.
Ancak bu bölünme bir istikrar getirmedi. Krala sadık kalanlarla yeni şefler arasındaki çekişme kısa sürede silahlı çatışmalara dönüştü. Cetshwayo bu arada sürgünden davasını savunmaya devam etti. 1882'de Londra'ya gitti, Kraliçe Victoria tarafından kabul edildi. Ziyaret, onu yalnızca savaşta tanıyan İngiliz kamuoyunun gözünde imajını değiştirdi. Ertesi yıl ülkesine geri dönmesine izin verildi, ama ona eski krallığın yalnızca bir parçası bırakıldı. Kısa süre sonra, 1883'te, Zibhebhu'nun kuvvetleri yeni kurulan kraliyet konağına baskın yaptı. Krallığın eski nesil ileri gelenlerinden pek çoğu o gün öldü. Cetshwayo yaralı olarak kaçtı ve Şubat 1884'te, İngiliz koruması altında bulunduğu Eshowe'de hayatını kaybetti.
Oğlu Dinuzulu, Transvaal'daki Boer gönüllülerinin yardımıyla iç savaşı kazandı. Ama bu yardımın bedeli, toprağın önemli bir kısmının Boerlere bırakılması oldu. İngiltere 1887'de geri kalan Zululuk'u resmen ilhak etti. Dinuzulu kısa süre sonra direnişe kalkışınca Atlantik'in ortasındaki Saint Helena adasına sürgün edildi. 1897'de Zululuk, Natal kolonisine bağlandı. Bağımsız bir Zulu krallığı, İsandlwana'dan 18 yıl sonra haritadan silindi.
Savaşı başlatanların sonu da sessiz oldu. Frere, Londra tarafından resmen kınandı ve birkaç yıl içinde görevden alındı. 1880 seçimlerinde iktidar değişti ve Güney Afrika'yı tek bir konfederasyon altında toplama planı rafa kaldırıldı. Chelmsford, Ulundi zaferinin verdiği itibarla İngiltere'ye döndü. Ama Isandlwana'nın sorumluluğu meselesi hayatının sonuna kadar peşini bırakmadı. Kendisi suçu büyük ölçüde emirleri yanlış uyguladığını düşündüğü Durnford'a yükledi. Durnford ise kendini savunacak kadar yaşamamıştı. Onun ailesi ve dostları, adını temize çıkarmak için on yıllar sürecek bir kampanya yürüttü.
Isandlwana'nın en kalıcı mirası belki de dersi oldu. Avrupa ordularının yüzyıl boyunca kendine olan güveni, teknolojik üstünlüğün tek başına zafer getireceği varsayımına dayanıyordu. Isandlwana bu varsayımın, kötü keşif, dağınık bir düzen ve küçümsenen bir düşmanla bir araya geldiğinde nasıl çökebileceğini gösterdi. Zulu tarafı içinse savaş, bir halkın kendi topraklarını savunmak için verdiği bedeli ve o bedelin karşılığında elde ettiği kısa ama unutulmaz bir zaferi temsil ediyordu.
Bugün Isandlwana'nın eteğindeki ovada beyaz boyalı taş yığınları göze çarpar. Bunlar, savaş alanında ölüleri gömen İngiliz askerlerinin bıraktığı mezar işaretleridir. Uzun süre bu sahada yalnızca bu işaretler ve İngiliz alaylarının anıtları vardı. Zulu ölülerinin hatırası ise sözlü anlatılarda, şarkılarda ve ailelerin belleğinde yaşıyordu. 1999'da, savaşın 120. yıl dönümünde, tepenin önüne Zulu savaşçılarına adanmış bir anıt dikildi. Anıt, Zulu geleneğinde savaşta yiğitlik gösterenlere verilen ve tahta boncuklardan oluşan isiqu denen kolyeyi tasvir ediyor. Her yıl ocak ayında, savaşın yıl dönümünde, Zulu kraliyet ailesinin temsilcileri, iki tarafın torunları ve ziyaretçiler bu ovada bir araya gelir. Güneş tepenin üzerinden doğduğunda, sfenks biçimli kaya bir zamanlar olduğu gibi yine ovaya bakar. Ama artık ölülerin ikisi de, kırmızı ceketliler de kalkan taşıyanlar da, aynı toprağın altında birlikte anılıyor.
Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.