2026-10-18 · 29 dk
3 Eylül 1260'ta Filistin'deki Ayn Calut'ta, Sultan Kutuz ve Baybars komutasındaki Memlük ordusunun Kitbuga Noyan'ın Moğol ordusunu yenerek Moğolların batıya ilerleyişini ilk kez meydan savaşında durdurmasını anlatır. Bölüm, 1258'de Bağdat'ın yıkılışından ve Hülagü'nün Kahire'ye gönderdiği teslim ol mektubundan Möngke Han'ın ölümüyle ordunun büyük kısmının geri çekilmesine, Baybars'ın sahte geri çekilme taktiğine ve zaferden yedi hafta sonra Kutuz'un kendi komutanı tarafından öldürülmesine uzanır.
ayn calutmemlüklermoğollarbaybarskutuzBağdat iki yıl önce yerle bir edilmişti, Halep ve Şam kapılarını kendiliğinden açmıştı; Hülagü'nün elçileri Kahire'ye geldiğinde, onlara karşı koyacak kimse kalmamış gibiydi. Ama Kahire'yi yöneten adamlar, çocukken bozkırlardan kaçırılıp köle pazarlarında satılmış askerlerdi. Elçilerin kesik başlarını şehir kapısına astılar ve dünyanın yenilmez sandığı orduya karşı yola çıktılar.
Şubat 1258'de Dicle'nin suları günlerce iki renk aktı derler. Bir yanda mürekkep vardı, çünkü Bağdat'ın kütüphanelerinden nehre atılan kitaplar suyu karartmıştı. Öbür yanda kan vardı. Bu anlatının ne kadarı gerçek, ne kadarı sonradan yakılmış bir ağıt, bunu bugün kesin olarak bilemiyoruz. Bildiğimiz şu: yaklaşık 500 yıldır Abbasi halifelerinin oturduğu, İslam dünyasının kalbi sayılan şehir, Cengiz Han'ın torunu Hülagü'nün ordusuna birkaç haftalık bir kuşatmanın sonunda teslim oldu. Son halife Müstasım, kaynakların çoğuna göre bir halıya sarılıp atların ayakları altında öldürüldü. Moğol inancına göre hükümdar kanını toprağa dökmek uğursuzluktu. Ölümün biçimi bile bir törenin parçasıydı.
Bağdat bir başlangıçtı. 1260'ın ocak ayında Halep düştü. Şehrin surları aşıldı, halkın büyük kısmı kılıçtan geçirildi. Mart ayında Şam direnmeden kapılarını açtı. Suriye'nin Eyyubi hükümdarı en-Nasır Yusuf, Selahaddin'in soyundan geliyordu ama kaçmaktan başka çare bulamadı. Moğol öncü birlikleri güneye, Filistin'e, Gazze'ye kadar indi. Haritaya bakan herkes aynı şeyi görüyordu: Mezopotamya ve Suriye gitmişti. Geriye ayakta kalan son büyük İslam devleti olarak Mısır kalıyordu.
Bu sırada Kahire'ye bir mektup geldi. Hülagü'nün elçileri getirmişti. Mektubun metnini, Memlük tarihçisi Makrizi yaklaşık iki yüzyıl sonra kaydetmiş. Dili yabancı bir hükümdara yazılmış bir mektuptan çok bir hükümden farklı değildi. Hülagü kendini göğün yeryüzüne gönderdiği bir ceza olarak tanıtıyor, Mısır'ın sahiplerine Bağdat'ın ve Halep'in başına gelenleri hatırlatıyor, kaçacak yer olmadığını, kalelerin de orduların da onları korumayacağını yazıyordu. Seçenek iki taneydi: ya teslim olacaklar ya da yok olacaklardı.
Mektubu okuyan kişi Seyfeddin Kutuz'du. Birkaç ay önce, 1259'un kasımında tahta çıkmıştı ve tahta çıkış biçimi pek de meşru sayılmazdı. Önceki sultanın henüz çocuk yaştaki oğlunu, Moğol tehlikesi karşısında ülkeyi bir çocuğun yönetemeyeceğini öne sürerek indirmişti. Kahire'deki emirlerin çoğu ona ancak gönülsüzce boyun eğiyordu.
Kutuz'un kendisi de bir köleydi, daha doğrusu köleyken asker olmuş biriydi. Kendi anlattığına göre aslında Harezmşahlar hanedanından bir prensti, Moğollara karşı savaşmış son Harezmşah Celaleddin'in yeğeniydi. Ailesi Moğol fırtınasında dağılınca esir düşmüş, köle pazarlarında el değiştirerek Mısır'a ulaşmıştı. Bu hikâyenin doğruluğunu kanıtlayacak bir belgemiz yok, ama çağdaşları buna inanıyordu. Doğruysa Kutuz, Moğolların hanedanını yıktığı bir ailenin çocuğu olarak bu mektubu okuyordu.
Memlük kelimesi Arapçada "sahip olunan" demek. Mısır'ın Eyyubi sultanları, özellikle es-Salih Eyyub, ordularının çekirdeğini satın alınmış genç kölelerden kurmuştu. Bu çocukların çoğu Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırlardan getirilen Kıpçak Türkleriydi. Kahire'de kışlalara yerleştiriliyor, İslam'a geçiriliyor, yıllarca binicilik, okçuluk ve mızrak eğitimi alıyorlardı. Eğitimleri bitince azat ediliyor, ama efendilerine ve birbirlerine bağlı bir askerî kardeşlik olarak kalıyorlardı. 1250'de bu askerler kendi efendilerinin hanedanını devirip iktidarı doğrudan ele aldılar.
Bu hikâyenin en tuhaf yanı da burada. 1230'lu ve 1240'lı yıllarda Moğol orduları Kıpçak bozkırını silip süpürmüştü. Esir alınan on binlerce Kıpçak genci köle pazarlarına düştü ve bunların bir kısmı Mısır'a satıldı. Yani Kahire'deki Memlük ordusunun büyümesini besleyen insan akışını büyük ölçüde Moğol fetihleri yaratmıştı. Hülagü'nün mektubunu okuyan adamların pek çoğu, çocukken Moğolların yurtlarından kopardığı insanlardı.
Kutuz'un kararı sert oldu. Elçileri idam ettirdi ve kesik başlarını Kahire'nin güney kapısı Züveyle Kapısı'na astırdı. Diplomatik dilde bunun tek bir anlamı vardı: Moğollar elçilerin dokunulmazlığını kutsal sayardı ve elçi öldüren bir şehri yerle bir etmeden bırakmazdı. Kutuz uzlaşma ihtimalini bilerek ortadan kaldırmıştı. Bundan sonra Mısır'ın teslim olma seçeneği yoktu, yalnızca savaş kalmıştı.
Ama savaş için önce düşmanın Kahire'nin kapısına gelmesi gerekiyordu, ve tam o sıralarda binlerce kilometre doğuda olan bir şey, Suriye'deki dengeyi kimsenin beklemediği biçimde değiştirmişti.
Ağustos 1259'da, Çin'in güneybatısındaki Siçuan bölgesinde, Moğol İmparatorluğu'nun büyük hanı Möngke bir Song kalesini kuşatırken öldü. Ölüm nedeni kaynaklarda farklı anlatılıyor. Kimine göre dizanteri, kimine göre koleraydı. Bir anlatıya göre de kale surlarından atılan bir mermiyle yaralanmıştı. Kesin olan, Möngke'nin Hülagü'nün ağabeyi olduğu ve ölümünün imparatorluğun en büyük sorununu yeniden açtığıydı. Sorun veraset meselesiydi.
Moğol geleneğinde yeni büyük han, hanedan üyelerinin ve büyük komutanların katıldığı kurultayda seçilirdi. Möngke'nin iki kardeşi tahta aday oldu. Biri Çin cephesindeki Kubilay, öbürü Moğolistan'daki Arık Böke'ydi. Haber Suriye'ye, Hülagü'ye ulaştığında 1260 yılı başlamıştı. Moğol posta sistemi hızlıydı, ama bir dünyanın bir ucundan öbür ucuna haber yine de aylar alıyordu.
Hülagü ordusunun büyük kısmını alıp doğuya, Azerbaycan'a çekildi. Uzun süre bu çekilişin tek nedeninin veraset kavgası olduğu düşünüldü. Bugün tarihçiler başka bir nedene de dikkat çekiyor ve bu neden belki daha önemliydi: otlak. Bir Moğol süvarisi sefere tek atla değil, birkaç yedek atla çıkardı. On binlerce askerden oluşan bir ordu, yüz binlerce hayvan demekti. Azerbaycan'ın ve İran'ın yaylaları bu sürüleri besleyebiliyordu. Suriye'nin kurak yazları besleyemiyordu. Hülagü'nün ordusu, bozkırın imparatorluğunu bozkır olmayan bir coğrafyaya taşımanın sınırına dayanmıştı.
Hülagü Suriye'de bir kuvvet bıraktı ve başına güvendiği komutanlarından Ketbuğa'yı geçirdi. Bu kuvvetin büyüklüğü tartışmalı. Kaynaklar ve tarihçiler 10 bin ile 20 bin arasında rakamlar veriyor. Bu bir işgal ordusu değil, bir garnizon ordusuydu. Görevi Suriye'yi elde tutmak, Hülagü dönene kadar düzeni korumaktı.
Ketbuğa Nayman boyundandı ve Nasturi Hristiyandı. Moğol aristokrasisinde Nasturilik yaygındı. Hülagü'nün en etkili eşi Dokuz Hatun da Nasturiydi. Bu ayrıntı Suriye'deki Hristiyan toplulukları heyecanlandırmıştı. Bazıları Moğolları Müslüman yönetiminden kurtuluş olarak görüyordu. Antakya Prensi Bohemond ve Kilikya Ermeni Kralı Hetum Moğollara bağlılık bildirmişti. Bazı Hristiyan kaynaklarına göre Bohemond ile Hetum, Şam'a giren Moğol komutanlarının yanında at sürmüştü. Bu sahne Batı'da hoş karşılanmadı. Papa, Bohemond'u Moğollarla işbirliği yaptığı için aforoz etti.
Kahire'de durumu değerlendirenler için tablo artık farklıydı. Bağdat'ı düşüren, Halep'i yakan büyük ordu gitmişti. Karşılarında hâlâ tehlikeli ama yenilmesi düşünülebilir bir kuvvet vardı. Bu fırsatın sonsuza kadar sürmeyeceğini de biliyorlardı. Hülagü dönebilirdi, Moğol veraset kavgası birkaç ayda çözülebilirdi.
Kutuz'un önünde başka bir sorun daha vardı. Ordusu bölünmüştü. Birkaç yıl önce, 1254'te, o zamanki sultan Aybek, Bahriye adlı seçkin Memlük alayının lideri Aktay'ı öldürtmüştü. Kutuz o cinayete karışanlardandı. Bahriye'nin önde gelenleri Mısır'dan kaçmış ve yıllarca Suriye'de paralı asker gibi dolaşmışlardı. Bunların en tanınmışı Baybars'tı.
Baybars da bir Kıpçak'tı. Çocukken Moğolların Kıpçak bozkırını basmasının ardından esir düşmüş, Anadolu'da, Sivas'taki köle pazarında satılmıştı. Çağdaş anlatılara göre gözlerinden birinde bir leke vardı ve bu yüzden düşük fiyata gitmişti. Uzun boylu, esmer, gür sesliydi. Sonunda es-Salih Eyyub'un hizmetine girmiş, 1250'de Fransa Kralı Louis'nin Haçlı ordusunu Mansure'de durduran Memlük süvarilerinin arasında yer almıştı.
Moğol tehlikesi Baybars'ı da düşündürdü. Suriye'deki Eyyubi prenslerinin Moğollar karşısında birer birer çöktüğünü görmüştü. 1260'ta Kutuz'a haber gönderdi, güvence istedi ve Kahire'ye döndü. Kutuz onu kabul etti, ona toprak ve rütbe verdi. İki adam birbirine güvenmiyordu ve muhtemelen ikisi de bunu biliyordu. Ama ortak bir düşman, eski bir kan davasını geçici olarak askıya almaya yetti.
Kutuz emirleri topladığında itirazlar duydu. Bazıları Mısır'da kalıp savunma savaşı vermeyi, Moğolları çölde karşılamayı istiyordu. Makrizi'nin aktardığına göre Kutuz bunun üzerine kimsenin peşinden gelmesini zorunlu tutmadığını, ama kendisinin yola çıkacağını söyledi. Gelmeyenlerin Müslüman kadınların ve çocukların başına gelecek olanlardan sorumlu olacağını da ekledi. Emirler peşinden gitti.
Temmuz 1260'ın sonunda Memlük ordusu Kahire'den kuzeye doğru yola çıktı. Önünde Sina çölü, onun ötesinde Gazze, Gazze'nin ötesinde de kimsenin hesaba katmadığı üçüncü bir güç vardı: Akdeniz kıyısında son birkaç şehre tutunan Haçlılar.
Baybars'ın komutasındaki öncü birlik, Gazze'de bıraktığı küçük Moğol kuvvetini kolayca dağıttı. Asıl ordu bu sırada kritik bir karar vermek zorundaydı. Ketbuğa'nın kuvvetleri Suriye'nin içlerindeydi, Baalbek civarındaydı. Memlüklerin ona ulaşmak için iki yolu vardı. Biri iç kesimlerden, Ürdün vadisi boyunca gidiyordu. Öbürü kıyıdan, Haçlı topraklarının içinden geçiyordu. Kıyı yolu daha hızlıydı, ikmal için daha uygundu, ama bir Müslüman ordusunun bir Hristiyan krallığının kalbinden geçmesi demekti.
Kudüs Krallığı adı kalmış bir krallıktı. Kudüs 1244'ten beri Hristiyanların elinde değildi. Krallığın merkezi kıyıdaki Akka'ydı ve gerçek güç bir kralda değil, baronlar, tüccar cumhuriyetleri ve askerî tarikatlar arasında bölünmüştü. Kutuz Akka'ya elçiler gönderdi. Bir ittifak, ya da en azından serbest geçiş istiyordu.
Akka'daki tartışmayı, Haçlıların Batı'ya gönderdiği mektuplardan biliyoruz. Bir tarafta Moğollara sempati duyanlar vardı. Ama bu sempati o yaz hızla eriyordu. Ağustosta Sayda'nın efendisi Julian, Moğol topraklarına bir yağma akını düzenlemişti. Çatışmada Ketbuğa'nın bir yeğeni öldü. Ketbuğa'nın cevabı sert oldu: Moğol birlikleri Sayda'ya inip şehri yağmaladı. Akka'daki baronlar Moğolların Hristiyan dostu bir müttefik olmadığını, her şeyden önce boyun eğmeyen herkese aynı davranan bir imparatorluk olduğunu acı biçimde öğrenmişti. Moğolların Haçlılardan da teslimiyet istediği, gönderilen mektupların tehditlerle dolu olduğu da biliniyordu.
Öte yandan Memlüklere de güvenmiyorlardı. Bir Müslüman ordusunun silahlarıyla şehrin önünde kamp kurması, Akka'nın kendi kapılarına kılıç dayamak demekti. Sonuçta orta bir yol seçildi. Haçlılar Memlüklerle askerî ittifaka girmedi, onların yanında savaşmadı. Ama ordunun kendi topraklarından geçmesine izin verdi ve erzak satmayı kabul etti. Tarafsızlık, o koşullarda Memlüklere verilebilecek en büyük yardımdı.
Memlük ordusu Akka'nın surlarının dışında birkaç gün konakladı. Bazı kaynaklara göre Memlük emirlerinden bir kısmı şehre girip ağırlandı. Bu da sonraki yıllarda Haçlıların biraz pişmanlıkla hatırlayacağı bir ayrıntı oldu. Akka'nın kapılarından ordunun büyüklüğünü ve disiplinini gören Haçlılar, birkaç on yıl içinde bu ordunun kendilerini Doğu Akdeniz'den tamamen silip atacağını bilmiyordu.
Kutuz bu konaklamayı ordusunun moralini toparlamak için de kullandı. Emirlerini topladı, onlara Moğolların yaptıklarını ve bu savaşı kaybetmenin ne demek olacağını hatırlattı. Mısır'a dönüş yolu yoktu. Arkalarında çöl, önlerinde Moğollar vardı.
Ketbuğa ise Memlüklerin kuzeye ilerlediğini öğrenince güneye yöneldi. Ürdün nehrini geçip Celile bölgesine girdi. Bu bir Moğol komutanı için mantıklı bir hareketti. Moğollar yıllardır Müslüman ordularına karşı neredeyse hiç kaybetmemişti. Ketbuğa'nın düşmanına beklemek için bir neden yoktu.
İki ordu, Celile'nin güneyinde, Yizreel ovasının doğu ucunda yaklaştı. Burada, Gilboa Dağı'nın eteğinde, kayalık bir yamaçtan çıkan bir su kaynağı vardı. Araplar ona Ayn Calut diyordu, yani Golyat Pınarı. Yerel geleneğe göre Davut, dev Golyat'ı burada sapanıyla yenmişti. Bu gelenek muhtemelen tarihî değildi. Kutsal kitaptaki hikâye başka bir vadide geçiyordu. Ama o eylül sabahı orada bulunanlar için ismin anlamı açıktı: küçük olanın büyük olanı devirdiği yer.
3 Eylül 1260'ta, hicri takvimle 658 yılının Ramazan ayının 25'inde sabah erkenden savaş başladı. Memlük askerleri oruçluydu.
Sayılar konusunda kaynakların söyledikleri belirsiz, ama tarihçilerin çoğu iki ordunun aşağı yukarı eşit büyüklükte olduğunu, hatta Memlüklerin biraz daha kalabalık olabileceğini düşünüyor. Bu, Moğolların alışkın olduğu bir durum değildi. Onların büyük zaferleri genellikle sayıca üstünlükle değil, hareket kabiliyeti, disiplin ve aldatmacayla kazanılmıştı. Ama Ayn Calut'ta karşılarındaki ordu, onlarla aynı bozkır geleneğinden gelen askerlerden oluşuyordu. Memlükler de atlı okçuydu. Onlar da çocukluklarını eyerde geçirmişlerdi. Ve onlar da aldatmacanın ne olduğunu biliyordu.
Kutuz ordusunu yamaçlara ve vadinin kıvrımlarına gizledi. Moğolların ilk gördüğü, Baybars'ın komutasındaki öncü birlikti. Bu birlik ilerledi, Moğollarla çarpıştı, sonra geri çekilmeye başladı. Bozkır savaşının en eski hilesi buydu: sahte kaçış. Moğollar bunu yüzyıllardır kendileri uygulamıştı. Düşmanı peşlerine takar, onu dağıtır, sonra pusuya düşürürlerdi.
Bu kez yemi yutan taraf Moğollar oldu. Ketbuğa'nın süvarileri geri çekilen öncünün peşine düştü ve Memlük ordusunun ana kuvvetlerine doğru çekildi. Ancak savaş bir planın düz çizgisinde ilerlemedi. Moğol hücumu Memlüklerin sol kanadına vurdu ve onu yarıp geçti. Kanat dağılmaya başladı. Bir an için Ayn Calut, Moğolların bütün öbür savaşları gibi bitecek gibi göründü.
O anı Memlük tarihçileri yüzyıllarca anlattı. Kutuz miğferini çıkarıp yere attı, böylece askerleri onun yüzünü görebilecekti. Sonra üç kez yüksek sesle "Vay İslam'ım!" diye bağırdı ve kendi muhafızlarıyla birlikte çatışmanın ortasına daldı. Bu anlatının bir kısmı sonradan süslenmiş olabilir. Ama sultanın kendini tehlikeye atarak dağılan kanadı toparladığı, olayların çağdaş tanıklarının anlatılarında tutarlı biçimde geçiyor.
Savaşın kaderini belirleyen başka bir etken daha vardı. Moğol saflarında, Humus'un Eyyubi hükümdarı el-Eşref Musa ve onun askerleri de bulunuyordu. El-Eşref Moğollara boyun eğmiş, onlar adına savaşa katılmıştı. Ama savaştan önce Kutuz'la gizlice anlaşmıştı. Çatışmanın kritik anında kuvvetlerini çekip savaş alanından ayrıldı. Moğol hattında bir boşluk açıldı.
Bazı Memlük kaynakları bu savaşta Memlüklerin atları ürkütmek için barutlu bir tür el silahı kullandığından söz eder. Bu silahların ne olduğu, ne kadar etkili olduğu tartışmalı. Belki birkaç ateşli tüpten ibaretti, belki de sonraki yüzyılların tarihçilerinin bir abartısıydı. Kesin olan, bunun savaşı kazandıran şey olmadığıydı. Savaşı kazandıran, ani bir yön değiştirmeyi kaldırabilecek kadar disiplinli bir süvari ordusuydu.
Memlükler toparlanıp karşı saldırıya geçince Moğol ordusu çözülmeye başladı. Ketbuğa geri çekilmeyi reddetti. Moğol geleneğinde bir komutanın hanını yüzüstü bırakıp kaçması, ölmekten daha büyük bir utançtı. Çevresindeki birliklerle birlikte savaşmaya devam etti, atı öldürüldü ve esir alındı.
Ketbuğa'nın son anlarını İlhanlı tarihçisi Reşîdüddin anlatır. Bu bir Moğol kaynağı ve Ketbuğa'yı bir kahraman gibi gösteriyor, bu yüzden dikkatle okumak lazım. Ama anlattığı sahne, iki dünyanın birbirine bakışını yansıtır. Kutuz'un huzuruna getirilen Ketbuğa, ölümünden korkmadığını söyler. Kendisinin, efendisine hayatının sonuna kadar sadık kalmış bir hizmetkâr olduğunu, oysa karşısındakilerin kendi efendilerini öldürerek tahta çıkmış insanlar olduğunu ekler. Ardından başı kesilir.
Bu sözler kehanete benziyor, ama bir kehanet değildi. Memlük devletinin doğası üzerine yapılmış acı bir gözlemdi. Ve gözlemin ne kadar haklı olduğu çok kısa bir süre içinde ortaya çıkacaktı.
Kaçan Moğol birlikleri doğuya, Beysan'a doğru çekildi. Orada bir kez daha toparlanmayı denediler. Ama ikinci çatışma da Memlüklerin zaferiyle bitti ve Moğol kuvvetleri Fırat'ın ötesine çekildi. Birkaç gün içinde Şam, Moğol garnizonundan kurtuldu. Halep kısa süre sonra onu izledi. Suriye bir haftadan az bir sürede el değiştirmişti.
Ayn Calut'un Moğolların ilk yenilgisi olduğu sık sık söylenir, ama bu doğru değil. Moğollar daha önce de yenilmişti. Kutuz'un amcası olduğunu iddia ettiği Celaleddin Harezmşah, 1221'de Afganistan'daki Pervan'da bir Moğol ordusunu bozguna uğratmıştı. Volga Bulgarları da 1220'lerde bir Moğol birliğini pusuya düşürmüştü. Ama bu yenilgiler kalıcı sonuçlar doğurmadı. Moğollar her seferinde geri dönüp intikamını almıştı. Ayn Calut'u farklı kılan, sonrasında olanlardı.
Kutuz Şam'a bir kurtarıcı olarak girdi. Suriye'nin şehirlerine valiler atadı, Moğollara boyun eğmiş Eyyubi prenslerini yeniden kendine bağladı, ganimeti dağıttı. Savaşta Kutuz'a geçen el-Eşref Musa, Humus'ta yerinde bırakıldı. Kahire'ye zafer haberleri gönderildi ve şehir sultanın dönüşü için süslenmeye başladı.
Bu sırada uzakta, Azerbaycan'da, haber Hülagü'ye ulaştı. Hülagü'nün öfkesi, elindeki bir esir üzerinden patladı: Suriye'nin kaçak hükümdarı en-Nasır Yusuf. En-Nasır, Şam'dan kaçtıktan sonra Moğolların eline düşmüş ve Hülagü'nün yanına götürülmüştü. Hülagü bir süre onu Suriye'yi yönetmek için kullanmayı düşünmüş olabilir. Ayn Calut haberi bu düşünceyi bitirdi. En-Nasır Yusuf idam edildi. Selahaddin'in kurduğu Eyyubi hanedanının Suriye'deki son büyük hükümdarı böylece, kendisinin yapamadığını yapan Memlüklerin zaferinin bedelini ödedi.
Kutuz'la Baybars arasındaki gerilim zaferin hemen ardından yeniden su yüzüne çıktı. Kaynakların çoğuna göre Baybars, savaştaki rolünün karşılığı olarak Halep valiliğini istedi. Kutuz bunu reddetti. Belki Baybars gibi güçlü bir emiri Suriye'nin kuzeyinde, Mısır'dan uzakta, kendi askerleriyle bırakmanın tehlikeli olacağını düşündü. Belki de Aktay'ın öldürülmesinden beri ikisinin arasında asla tam olarak kapanmamış bir hesap vardı. Kutuz'un bu reddinin sebebi ne olursa olsun, sonucu ağır oldu.
Kutuz ekim ayında ordusuyla Mısır'a dönmek için yola çıktı. Sina çölünün kenarına, Mısır'ın doğu sınırına yaklaştıklarında, sultan bir av düzenledi. Bu, Memlük hükümdarlarının sık yaptığı bir şeydi: hem bir eğlence hem de askerlerle bir arada olmanın bir yolu.
Olayın ayrıntıları kaynaklarda biraz farklı anlatılıyor, ama ana hatları aynı. Av sırasında Baybars ve yanındaki bir grup emir sultanın yanına yaklaştı. Baybars, Kutuz'dan bir lütuf istedi. Bazı anlatılara göre Moğol esirlerinden bir kadını istemişti. Kutuz kabul etti. Baybars sultanın elini öpmek için eğildi ve onu sıkıca tuttu. Bu, öbür emirlerin beklediği işaretti. Kılıçlar ve hançerler çekildi. Kutuz atının üstünde öldürüldü.
Tarih 24 Ekim 1260'tı. Ayn Calut'tan yedi haftayı biraz aşan bir süre geçmişti.
Komplocular sultanın çadırına döndüğünde, Memlük geleneğine göre, sultanı öldüren kişinin onun yerine geçmesi gerektiği söylendi. Baybars tahta çıktı. Kendine el-Melikü'z-Zahir, yani "zafer kazanan hükümdar" unvanını aldı. Kahire'ye girdiğinde, şehrin sokaklarında Kutuz'u karşılamak için asılmış süslemeler hâlâ duruyordu. Halk, savaşı kazanan sultanı değil, onu öldüren adamı alkışladı.
Kutuz'un ölümünde, Memlük devletinin bütün çelişkisi saklıydı. Bu askerler köle olarak satın alınmış, hiçbir aile bağı olmadan, yalnızca efendilerine ve birbirlerine bağlı olarak yetiştirilmişti. Bu onları mükemmel askerler yapıyordu. Ama aynı zamanda iktidarın da miras alınmadığı, kılıçla kazanıldığı bir sistem yaratıyordu. Ketbuğa'nın ölmeden önce söylediği söz, Kutuz'un kendi hikâyesinin sonunda gerçek oldu.
Ayn Calut'tan sonraki yıllarda Moğollar Suriye'ye birkaç kez daha geldi. 1281'de ikinci Humus Savaşı'nda, 1303'te Şam yakınlarındaki Mercüssuffer'de Memlük ordularıyla karşılaştılar ve her seferinde geri püskürtüldüler. 1299'da, yani bir kez, Memlükleri yenip Şam'ı kısa bir süreliğine aldılar, ama tutamadılar. Bir sonraki yaz geri çekildiler. Fırat nehri, kabaca, iki dünya arasında yarım yüzyılı aşkın bir sınır haline geldi.
Bu sınırın neden tuttuğu sorusu, bugün tarihçilerin hâlâ tartıştığı bir sorudur. Bir okula göre Ayn Calut, Moğolların karşısına ilk kez kendileriyle aynı silahlarla, aynı taktiklerle savaşan bir ordunun çıktığı andı. Memlükler bozkırdan gelmişti ve bozkır savaşını Moğollar kadar iyi biliyordu. Ama başka tarihçiler, bunun hikâyenin yalnızca bir yarısı olduğunu söylüyor. Asıl mesele, ikinci bölümde gördüğümüz otlak meselesiydi. Suriye, büyük bir Moğol ordusunun atlarını besleyemezdi. Moğollar ne zaman bu bölgeye gelse, ya küçük bir ordu getirmek zorunda kalıyorlardı ya da büyük bir orduyu kısa bir süre için. Ayn Calut'ta karşılaştıkları Memlük ordusu, sadece yetenekli değil, aynı zamanda evindeydi.
Bir de Moğolların kendi aralarındaki bölünme vardı. Möngke'nin ölümüyle başlayan veraset kavgası, imparatorluğun tek bir hanın emrinde olduğu son dönemi bitirdi. Kubilay sonunda kazandı, ama imparatorluk artık fiilen birbirinden bağımsız hanlıklara ayrılmıştı. Bunlardan biri, Hülagü'nün kurduğu İran merkezli İlhanlı Devleti'ydi. Bir başkası, Kıpçak bozkırını yöneten Altın Orda'ydı. Ve Altın Orda'nın hanı Berke, Müslümanlığı kabul etmişti.
Berke, Hülagü'nün Bağdat'ı yıkmasını ve halifeyi öldürmesini hiçbir zaman affetmedi. Bunun yanında Kafkasya'daki otlaklar üzerinde iki hanlık arasında bir anlaşmazlık da vardı. 1262'de ikisi arasında açık savaş başladı. Moğollar, ilk kez, Moğollarla savaşıyordu. Baybars bu fırsatı hemen gördü ve Berke'yle ittifak kurdu. Kahire ile Altın Orda arasında elçiler gidip geldi. Bu ittifakın pratik bir tarafı da vardı: Memlük ordusunu besleyen köle askerlerin çoğu Altın Orda topraklarından, Kıpçak bozkırından geliyordu. Bozkırdan Mısır'a uzanan bu insan ticareti, artık resmî bir diplomatik ilişkinin parçasıydı.
Baybars, Kutuz'u öldürerek kazandığı tahtı meşrulaştırmak için bir yol daha buldu. 1261'de, Bağdat'tan kaçmış olan Abbasi hanedanının bir mensubunu Kahire'de halife ilan etti. Bu halifenin siyasi bir gücü yoktu. Ama Memlük sultanlarına, İslam dünyasının koruyucusu olma iddiası için güçlü bir sembol veriyordu. Bağdat'ın düşüşüyle sönen hilafet, Kahire'de bir gölge olarak yeniden yaşamaya başladı ve bu gölge yaklaşık 250 yıl sürecekti.
Ayn Calut'un belki de en uzun vadeli sonucu, burada başlayan şeyin süresiydi. Memlük devleti, 1250'de kurulmuş, 1260'ta kendini kanıtlamıştı. 1517'de Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim Kahire'yi alana kadar ayakta kaldı. Bu 267 yıl boyunca Mısır, Moğol istilasının hiç ulaşamadığı bir ülke olarak kaldı. Bağdat'ın, Merv'in, Nişabur'un kütüphaneleri yanarken Kahire'ninkiler büyüdü. Memlük döneminin Kahire'si, medreseleri, camileri ve el yazmalarıyla İslam dünyasının en büyük bilim ve kültür merkezlerinden biri haline geldi. Bu bölümün başında mektubunu andığımız Makrizi gibi tarihçilerin bu dönemi bu kadar ayrıntılı anlatabilmesi de, bu kesintisizliğin bir sonucudur.
Moğollar da sonunda değişti. 1295'te İlhanlı hükümdarı Gazan Han Müslüman oldu. Hülagü'nün torunları, onun yıktığı dinin hükümdarları haline gelmişti. Memlüklerle savaş bir süre daha sürdü, ama artık iki Müslüman devletin bir sınır savaşıydı, bir medeniyetin hayatta kalma mücadelesi değil. 1323'te iki taraf barış imzaladı. Ayn Calut'tan 63 yıl sonraydı.
Ayn Calut'un hikâyesinde, bir yüzyılın bütün ironisi bir araya toplanmıştı. Moğollar Kıpçak bozkırını yıkmış, oradan sürdükleri çocuklar Kahire'de onları durduracak orduyu oluşturmuştu. Tarihte bir yeri olmayan küçük bir pınarın adı, bir efsanenin uzak yankısıyla bir zaferin adı olmuştu. Ve o zaferi kazanan sultan, onu kutlayacak kadar yaşamamıştı.
Kutuz'un mezarı, öldürüldüğü yerin yakınında, Mısır'ın sınırında, bir yol kenarında kazıldı. Sonraki kuşaklar onu Ayn Calut'un kahramanı olarak hatırladı. Baybars ise 17 yıl hüküm sürdü, Haçlıların kalelerini bir bir aldı, Moğollara karşı savaştı ve Memlük sultanlarının belki de en büyüğü olarak tarihe geçti. Golyat Pınarı'nda kazanılan zafer ikisine de aitti. Ama tarih, bir kez daha, onu kimin anlatacağını kılıcın ucuyla belirledi.
Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.