2026-10-19 · 30 dk
1588'de İspanya Kralı II. Felipe'nin İngiltere'yi işgal etmek için gönderdiği yüz otuz gemilik Armada'yı anlatır. Bölüm, Drake'in Cádiz baskınında yakılan fıçı tahtalarından Calais önündeki ateş gemilerine, Gravelines muharebesine, İskoçya ve İrlanda kıyılarında fırtınalarda parçalanan dönüş yolculuğuna ve Tanrı
ispanyol armadasıdeniz savaşıkraliçe elizabeth1588gravelinesHiç deniz komutanlığı yapmamış, denize her açılışında tutulan bir dük, Avrupa'nın gördüğü en büyük donanmanın başına geçirildi. Kanalda ilerleyen hilal biçimli filoyu ne İngiliz topları ne de Drake durdurabildi. Onu bir gece karanlıkta sürüklenen alevler ve dönüş yolunda bir türlü dinmeyen rüzgâr dağıttı.
1587 yılının Şubat ayında, İngiltere'nin Fotheringhay Şatosu'nda bir cellat baltasını kaldırdı ve İskoç Kraliçesi Mary'nin başı gövdesinden ayrıldı. Mary yıllardır kuzeni Kraliçe Elizabeth'in tutsağıydı. Katolik Avrupa'nın gözünde ise İngiliz tahtının meşru varisiydi. İnfaz haberi Madrid'e ulaştığında, İspanya Kralı II. Felipe'nin önünde artık tek bir yol kalmıştı. Kral yıllardır bir plan üzerinde düşünüp duruyordu.
Felipe dünyanın en geniş imparatorluğunu yönetiyordu. Toprakları Napoli'den Peru'ya, Milano'dan Filipinler'e uzanıyordu. 1580'den beri Portekiz tacı da ondaydı. Gelgelelim bu büyük imparatorluğun kuzeyinde kanayan bir yara vardı. Felipe'ye bağlı Alçak Ülkeler'deki Protestan eyaletler isyan etmişti ve Elizabeth isyancılara açıkça para ve asker gönderiyordu. Üstelik Francis Drake gibi İngiliz denizciler yıllardır Amerika'dan dönen İspanyol gümüş gemilerine saldırıyordu. Madrid'den bakınca bunlar korsanlıktı, Londra'dan bakınca ise kraliçenin göz yumduğu bir savaş yöntemi.
Felipe olayı yalnızca siyasi bir hesaplaşma olarak görmüyordu. Ona göre bu, Tanrı'nın kendisine yüklediği bir görevdi. Mektuplarında dua eden, her ayrıntıyı kendi eliyle düzelten, masasından kalkmadan bir kıtayı yönetmeye çalışan bir hükümdardı. Plan da işte bu masada şekillendi. Büyük bir donanma İspanya'dan yola çıkacak, Manş Denizi'ni, yani İngilizlerin kısaca Kanal dediği dar suyu boydan boya geçecekti. Flandre kıyısında, Felipe'nin yeğeni ve çağının belki de en yetenekli komutanı olan Parma Dükü Alessandro Farnese bekliyor olacaktı. Dükün tecrübeli askerleri mavnalara binecek, donanmanın koruması altında karşıya geçip Kent kıyılarına çıkacak ve Londra'ya yürüyecekti.
Kâğıt üzerinde her şey yerli yerindeydi. Papa V. Sixtus da sefere destek sözü verdi ve 1 milyon altın duka vaat etti. Ama bir şartı vardı: Para ancak İspanyol askerleri İngiliz toprağına ayak bastığında ödenecekti. Papa, kralın planına hayrandı ama ödemeyi peşin yapmayacak kadar da gerçekçiydi.
Donanmanın başına İspanya'nın en ünlü denizcisi geçecekti: Santa Cruz Markisi Álvaro de Bazán. Yaşlı amiral Lizbon limanında gemileri toplamaya başladı. Ama böylesine büyük bir hazırlığı gizlemek imkânsızdı. Elizabeth'in casusları her şeyi Londra'ya bildiriyordu ve İngiltere beklemek yerine önce davranmaya karar verdi.
1587 baharında Francis Drake küçük bir filoyla Cádiz limanına daldı. İki günde onlarca gemiyi yaktı, batırdı ya da ele geçirdi. Bu baskın sonradan Drake'in "İspanya Kralı'nın sakalını alazladım" diye övündüğü olay olarak anılacaktı. Asıl zarar ise daha az göz önündeydi. Drake Portekiz kıyısında, Saint Vincent Burnu açıklarında dolaşırken donanmaya gönderilen ikmal gemilerine de el koydu. Bu gemilerin taşıdığı yüklerden biri, yıllarca kurutulmuş meşe fıçı tahtalarıydı. Tonlarca tahta ateşe verildi.
Bu ayrıntı sıradan görünebilir. Ama on altıncı yüzyılda bir donanmanın içme suyu, şarabı, tuzlu eti ve peksimeti fıçılarda taşınırdı. İyi kurutulmuş tahtadan yapılan fıçı aylarca sızdırmaz, içindekini korurdu. Yaş tahtadan yapılan fıçı ise kısa sürede kokar, su yosunlanır ve et çürürdü. İspanyol tersaneleri kaybedilen tahtanın yerine ne bulduysa kullandı. Bu işin bedeli, aylar sonra kuzeyin soğuk sularında ödenecekti.
Drake'in baskını seferi bir yıl geciktirdi. Bu sürede Santa Cruz Markisi kralın sabırsız mektuplarıyla boğuştu. Felipe her ay donanmanın hemen yola çıkmasını istiyor, amiral ise hazır olmadıklarını söylüyordu. 1588 Şubat'ında yaşlı denizci Lizbon'da hayatını kaybetti. Donanma komutansız kalmıştı, gemilerin bir kısmı eksikti ve hava giderek ısınıyordu. Kralın yeni bir amirale ihtiyacı vardı. Seçtiği isim, kimsenin, en çok da seçilen kişinin beklemediği bir isimdi.
Alonso Pérez de Guzmán, yedinci Medina Sidonia Dükü, İspanya'nın en zengin soylularından biriydi. Endülüs'te geniş topraklara, ton balığı tesislerine ve sayısız unvana sahipti. Düzenli, dürüst ve çalışkan bir yöneticiydi. Ama gerçek anlamda bir denizci değildi. Kralın atama haberi kendisine ulaştığında, dük kralın sekreterine bugün hâlâ okunan bir mektup yazdı. Mektupta sağlığının bu göreve elvermediğini, denizde çok az deneyimi olduğunu, açık denize çıktığında hemen deniz tuttuğunu ve kolayca üşütüp hastalandığını anlattı. Bu kadar büyük bir işin, ne denizi ne de savaşı bilen birine verilmemesi gerektiğini yazdı.
Felipe ricayı kabul etmedi. Kralın gözünde dükün asaleti, soylu kaptanları bir arada tutacak bir otoriteydi. Dükün titizliği ise dağınık hazırlıkları toparlayabilirdi. Gerçekten de Medina Sidonia Lizbon'a vardığında ilk işi kayıtları düzene sokmak oldu. Gemileri saydı, erzakı listeledi, eksikleri tek tek kâğıda döktü. Donanma hiçbir zaman tam istediği gibi hazır olmadı ama yine de denize açılabilecek hâle geldi.
İspanyolların resmî adıyla Grande y Felicísima Armada, yani Büyük ve Mutlu Donanma, Mayıs 1588'in sonlarında Lizbon'dan çıkmaya başladı. Gemilerin sayısı 130 civarındaydı. Gemilerde yaklaşık 30 bin kişi vardı ve bunların çoğu asker, geri kalanı gemiciydi. Yaygın olarak bilinen "Yenilmez Armada" adını ise İspanyollar takmamıştı. Bu ad sonradan, büyük ölçüde İngilizlerin alaycı bir dille kullanmasıyla yaygınlaştı.
Donanma tek tip savaş gemilerinden oluşmuyordu. Portekiz'in okyanus kalyonları, Akdeniz'den gelen ağır ticaret gemileri, Napoli'nin kürekli ve toplu dev galeasları, erzak taşıyan geniş gövdeli yük gemileri ve haberleşme için küçük tekneler bir aradaydı. Ambarlarda atlar, katırlar, kuşatma topları, kazmalar ve kürekler vardı. Bunlar bir deniz savaşından çok karaya çıkacak bir ordunun malzemesiydi. Felipe'nin planına göre asıl iş karada yapılacaktı. Donanmanın görevi Parma'nın askerlerini güvenle karşıya geçirmekti.
Yolculuk daha başında aksadı. Atlantik rüzgârları ters esti ve gemiler sürünerek ilerledi. Birkaç hafta içinde aceleyle yapılan fıçıların ilk etkisi görüldü. Su bozuldu ve erzakın bir kısmı yenmez hâle geldi. Ardından sert bir fırtına donanmayı dağıttı. Medina Sidonia gemileri İspanya'nın kuzeybatısındaki La Coruña limanında toparlamak zorunda kaldı. Haziran ortasından Temmuz sonuna kadar orada kaldılar. Bu sırada dük krala yine dürüst bir mektup yazdı ve seferin yeniden düşünülmesini önerdi. Felipe'nin cevabı kısaydı: Donanma yola devam edecekti.
Temmuz sonunda gemiler yeniden açıldı ve bu kez hava onlardan yanaydı. Birkaç gün sonra İngiltere'nin güneybatı ucundaki Lizard Burnu ufukta göründü. Kıyı tepelerinde ateşler yandı. İngilizler önceden kurdukları işaret ateşleri zinciriyle haberi dakikalar içinde ülkenin içlerine ulaştırdı.
Burada bir parantez açmak gerekiyor. O dönemde İspanya Papa Gregorius'un yeni takvimini kullanıyordu, İngiltere ise eski Jülyen takvimine bağlıydı ve iki takvim arasında 10 gün fark vardı. İngiliz kayıtlarında Temmuz ortası olarak geçen bir gün, İspanyol kayıtlarında Temmuz sonuna denk gelir. Biz burada bütün tarihleri yeni takvime göre vereceğiz.
İngiliz donanması Plymouth limanındaydı ve ters rüzgâr yüzünden limana sıkışmış durumdaydı. Sonradan çıkan meşhur bir hikâyeye göre, Drake haber geldiğinde çim sahada top oyunu oynuyordu ve önce oyunu bitirmek istedi. Bu sahnenin olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor. Kesin olan şu: İngiliz gemileri gece boyunca halatlarla, kürekle ve gelgitten yararlanarak limandan çıktı ve sabah olduğunda rüzgârı arkalarına almışlardı. Denizcilikte bu konuma "rüzgârüstü" denir. Rüzgârı arkasına alan taraf, savaşa ne zaman gireceğine kendisi karar verir.
Donanmanın başında Lord Charles Howard vardı. Yanında Drake, John Hawkins ve Martin Frobisher gibi deneyimli denizciler bulunuyordu. İngiliz gemileri daha alçak ve daha çevikti. Uzun menzilli toplarla donatılmışlardı ve rüzgâra karşı İspanyol gemilerinden daha iyi seyredebiliyorlardı.
İspanyollar bu tehlikeye karşı ünlü düzenlerini kurdu. Donanma, iki ucu arkaya doğru kıvrılan geniş bir hilal şeklinde dizildi. Güçlü savaş gemileri uçlara ve arka tarafa yerleşti. Savunmasız yük gemileri ise ortada korunuyordu. Kıyıdan bakanların anlattığına göre bu hilalin iki ucu arasında kilometrelerce mesafe vardı. Yavaş ama sağlam, yüzen bir kale gibi Kanal'da doğuya ilerliyordu.
Sonraki bir haftada iki donanma Kanal boyunca kovalamaca oynadı. İngilizler hilalin uçlarına yaklaşıp uzaktan ateş açıyor, İspanyollar ise borda çarpışmasına girmek için yanaşmaya çalışıyordu. İspanyol taktiği, düşman gemisine kancaları atıp askerlerin karşı güverteye geçmesine dayanıyordu. İngilizler buna hiç fırsat vermedi. Plymouth, Portland ve Wight Adası açıklarında yapılan çatışmalarda çok barut harcandı ama iki tarafta da büyük bir kayıp olmadı. İspanyolların kaybettiği iki önemli gemiyse savaşın değil kazaların kurbanı oldu. Barut ambarı patlayan San Salvador gemisi yarı yanmış hâlde terk edildi. Pedro de Valdés'in komuta ettiği Nuestra Señora del Rosario, yani Tespih Meryemi, başka bir gemiyle çarpışıp direğini kaybetti ve gece Drake'e teslim oldu. Valdés'in gemisinden çıkan para sandıkları Drake'in hem servetini hem de efsanesini büyüttü.
Bütün bu çatışmalara rağmen hilal dağılmadı. Medina Sidonia, deneyimsizliğine rağmen donanmayı düzen içinde Kanal'ın doğu ucuna kadar getirmeyi başardı. 6 Ağustos'ta Armada Fransız kıyısındaki Calais limanının önünde demir attı. Parma'nın ordusu artık sadece birkaç günlük yol uzaklıktaydı. Ama dükün gönderdiği haberciler Flandre'den kötü haberlerle döndü.
Parma Dükü hazır değildi. Askerleri vardı, mavnalar da yapılmıştı. Ama mavnalar düz tabanlı, yelkeni zayıf nehir tekneleriydi ve açık denizde en ufak dalgada alabora olurlardı. Bir savaş gemisinin bunları koruması gerekiyordu. Oysa Flandre kıyısı sığlıklarla doluydu ve İspanya'nın büyük kalyonları bu sulara giremiyordu. Sığlıklarda ise Hollandalı isyancıların hafif gemileri devriye geziyordu. Justin van Nassau komutasındaki bu çevik tekneler, Parma'nın mavnaları limandan çıktığı anda onları batırmaya hazırdı. Kralın planındaki büyük boşluk buydu: Donanma mavnalara yaklaşamıyordu, mavnalar da donanmaya ulaşamıyordu. Madrid'deki masada kolayca birleştirilen iki ok, gerçekte birbirine değemiyordu.
Medina Sidonia Calais önünde beklerken, İngiliz donanması da biraz ilerisinde demirlemişti. Lord Henry Seymour'un filosu da gelince İngiliz kuvvetleri birleşmişti. Rüzgâr ve akıntı İngilizlerin bulunduğu yerden İspanyol gemilerine doğru akıyordu. 7 Ağustos günü İngiliz savaş konseyi bu durumdan yararlanmaya karar verdi.
O gün İngilizler sekiz gemiyi feda etmek için seçti. Bunlar hurda tekneler değil, gerçek ticaret ve savaş gemileriydi. Bazılarını sahipleri kendi isteğiyle vermişti. Ambarlar katran, zift ve yanıcı maddelerle dolduruldu. Toplar doldurulmuş hâlde bırakıldı, böylece ateş yayıldıkça kendiliğinden patlayacaklardı. Gece yarısı civarında gemilere ateş verildi, dümenleri sabitlendi ve tayfalar son anda sandallara atladı.
İspanyol nöbetçiler karanlıkta yaklaşan alevleri gördüklerinde akıllarına tek bir şey geldi. Üç yıl önce, 1585'te Anvers kuşatmasında, Federigo Giambelli adında İtalyan bir mühendis Hollandalılar için patlayıcı yüklü gemiler yapmıştı. Bu gemilerden biri Parma'nın köprüsüne çarpıp korkunç bir patlamayla yüzlerce askeri öldürmüştü. O günden sonra İspanyol askerleri bunlara "cehennem makineleri" demeye başladı. Söylentiye göre Giambelli o sırada İngiltere'deydi. Gerçekten de öyleydi ama Calais gecesi gönderilen gemiler onun işi değildi. Yine de bunu bilmenin imkânı yoktu. Rüzgârla birlikte sürüklenen sekiz ateş kütlesi, içinde barut taşıyor gibi görünüyordu.
Medina Sidonia bu tehlikeyi önceden düşünmüştü. Ateş gemilerini kancalarla yakalayıp kenara çekmek için sandallar hazırlatmıştı. Sandallar ilk iki gemiyi gerçekten saptırdı. Ama geri kalanlar yaklaştıkça ve doldurulmuş toplar alevlerin içinde patlamaya başladıkça, düzen dağıldı. Dük gemilere demirleri kesip açılmalarını, tehlike geçince de eski yerlerine dönmelerini emretti.
Emrin ilk kısmı yerine getirildi. Karanlıkta yüzlerce balta halatlara indi ve kalın demir halatları kesildi. Gemiler akıntıya kapılıp kuzeydoğuya doğru sürüklendi. Birbirlerine çarptılar, direkler kırıldı, seren donanımları birbirine dolandı. Ateş gemilerinin hiçbiri tek bir İspanyol gemisini bile yakamadı. Ama asıl amaçlarına ulaşmışlardı. Sabah olduğunda haftalardır bozulmayan hilal artık yoktu. Gemiler kıyı boyunca dağılmıştı ve çoğu en iyi demirlerini Calais'nin dibinde bırakmıştı. Bunun önemi o sabah fark edilmedi. Birkaç hafta sonra ise hayat memat meselesi hâline gelecekti.
Hasar gören gemilerden biri, Napoli galeaslarının en güçlüsü olan San Lorenzo'ydu. Dümeni zarar görmüş galeas Calais limanının önünde karaya oturdu. İngiliz sandalları gemiye saldırdı. Komutan Hugo de Moncada çarpışma sırasında başından vurularak öldü. Calais'nin Fransız valisi kıyıdan olanları izledi ve sonunda yağmacılar gemiye uzanınca toplarını İngilizlere çevirdi. Böylece San Lorenzo'nun ganimeti üzerinde küçük bir diplomatik kriz de çıkmış oldu.
Medina Sidonia ise sabah olduğunda yanında birkaç gemiyle kalmıştı. Amiral gemisi San Martín, Flandre kıyısındaki küçük Gravelines kasabasının açıklarında, dağılan donanmasını toplamaya çalışıyordu. İngilizler bu kez uzaktan ateş etmekle yetinmeyecekti. Haftalardır bekledikleri an gelmişti.
8 Ağustos sabahı Gravelines açıklarında çarpışma başladığında, İngilizler önceki günlerden çok farklı bir yol izledi. Artık İspanyol gemilerine çok daha fazla yaklaşıyorlardı. Ama yine de kancaların ulaşamayacağı mesafede kalıyorlardı. Bu yakın mesafede İngiliz topları İspanyol gövdelerini delip geçebiliyordu. Kanal boyunca yapılan çatışmalarda iki taraf da İngiliz toplarının uzaktan fazla etkili olmadığını görmüştü. Gravelines'da İngilizler bu dersi uyguladı.
Medina Sidonia'nın amiral gemisi saatlerce birkaç İngiliz gemisinin ateşi altında kaldı. Kaptanlar, dağılan hilali yeniden kurmaya çalışıyordu. İspanyol gemileri ciddi hasar aldı. Güverteler kanla kaplandı. Gemi tayfasının çoğu aylardır kötü erzakla beslenmişti ve bitkindi. San Felipe ile San Mateo adlı iki büyük Portekiz kalyonu delik deşik hâlde Flandre sığlıklarına sürüklendi ve sonunda Hollandalıların eline geçti. Bir başka gemi ise savaşın ortasında battı. İspanyollar yüzlerce asker ve gemici kaybetti.
İspanyol askerleri bu savaşta cesaretten ödün vermedi. İngiliz kayıtları bile kalyonların ölümüne direndiğini yazar. Ama savaşın kaderini belirleyen başka bir şeydi. İngiliz gemileri toplarını tekrar tekrar doldurabiliyordu. İspanyol gemilerinde ise toplar sık sık bir kez ateşlendikten sonra susuyordu. Bunun nedenini yüzyıllar sonra yapılan araştırmalar ortaya çıkaracaktı.
Öğleden sonra bir fırtına iki donanmayı ayırdı. İngilizlerin de barutu tükenmişti. Ertesi sabah, 9 Ağustos'ta, Armada'yı yeni bir tehlike bekliyordu. Kuzeybatıdan esen rüzgâr, hırpalanmış İspanyol gemilerini Zeeland kıyısındaki sığlıklara doğru itiyordu. İskandil ölçümleri her seferinde daha az derinlik gösteriyordu. Gemiler birkaç saat içinde kumlara oturacak gibiydi. Tam o sırada rüzgâr yön değiştirdi ve güneybatıdan esmeye başladı. İspanyol tanıkları bunu bir mucize olarak anlattı. Donanma kurtulmuştu ama aynı rüzgâr onu Parma'dan ve geldiği yoldan uzaklaştırıp kuzeye, Kuzey Denizi'ne itiyordu.
Gemide yapılan savaş konseyinde zor bir karar alındı. Kanal'a geri dönmeye çalışmak, İngiliz donanmasıyla yeniden savaşmak demekti. Bu da ters rüzgârla imkânsızdı. Geriye kalan tek yol, Britanya adalarının etrafından dolaşarak, İskoçya'nın kuzeyinden ve İrlanda'nın batısından geçip İspanya'ya dönmekti. Bu, haritası iyi çıkarılmamış, sert hava koşullarıyla bilinen binlerce kilometrelik bir rotaydı.
İngilizler, Armada'yı İskoçya kıyılarına kadar takip etti. Ama ne İngilizler ne de İspanyollar bunun sonun başlangıcı olduğunu kesin olarak biliyordu. Londra'da Parma'nın her an karşıya geçebileceği endişesi sürüyordu. Bunun üzerine Elizabeth hiç beklenmedik bir şey yaptı.
Thames Nehri'nin ağzında, Tilbury'de bir ordu toplanmıştı. Komutanı kraliçenin uzun yıllardır yakını olan Leicester Kontu Robert Dudley'di. Danışmanlarının itirazlarına rağmen Elizabeth, Ağustos ortasında ordugâha gitti. Anlatılanlara göre beyaz bir ata bindi, gümüş bir zırh göğüslüğü takmıştı ve askerlerin arasından geçti. Ertesi gün, 19 Ağustos'ta, belki de İngiliz tarihinin en çok bilinen konuşmasını yaptı.
Konuşmanın en meşhur cümlesinde kraliçe, zayıf ve narin bir kadın bedenine sahip olduğunu ama bir kralın, hem de bir İngiltere kralının yüreğini ve cesaretini taşıdığını söylüyordu. Askerleri arasında yaşamaya ve ölmeye hazır olduğunu, Parma'nın ya da herhangi bir Avrupa hükümdarının ülkesinin sınırlarına el uzatmasını hakaret sayacağını ekliyordu. Konuşmanın bugün bilinen metni, olaydan yıllar sonra o gün orada bulunan bir din adamının bir mektubunda yazdıklarına dayanır. Bu yüzden tarihçiler kelimelerin birebir kraliçeye ait olup olmadığını tartışır. Ama Elizabeth'in o gün Tilbury'ye gittiği ve askerlere seslendiği kesindir.
Konuşmanın yapıldığı sırada Armada çoktan kuzeye yönelmişti ve Parma'nın askerlerini mavnalara bindirme ihtimali kalmamıştı. Ama İngilizler bunu ancak sonra öğrendi. Kısa süre içinde Londra'da şükran ayinleri düzenlendi, çanlar çalındı ve kraliçe Aziz Paul Katedrali'ne törenle gitti. Hollanda'da bastırılan bir madalyanın üzerinde Latince bir cümle yer alıyordu: Flavit Jehovah et dissipati sunt, yani "Tanrı üfledi ve onlar dağıldı." Bu madalya, olayların nasıl hatırlanacağını da belirledi: Donanmayı rüzgâr dağıtmıştı.
Kazananların safında da her şey parlak değildi. Savaşta İngiliz donanması tek bir gemi bile kaybetmemişti ve savaşta ölenler yüzlerle sınırlı kalmıştı. Ama dönüşte gemilerde tifüs ve dizanteri salgını başladı. Kent kıyısındaki Margate'te limana dönen denizciler sokaklarda hayatını kaybediyordu. Lord Howard, bu durumu Londra'ya gönderdiği mektuplarda büyük bir üzüntüyle anlattı. Hazine maaşları ödemekte gecikince Howard bir kısmını kendi cebinden karşıladı. Savaştan sağ çıkan binlerce denizci, zaferin ardından hastalıktan öldü.
Ve kuzeyin sisli sularında, Armada'nın asıl felaketi daha yeni başlıyordu.
Armada İskoçya'nın kuzey ucunu dönerken Medina Sidonia gemilerine açık bir emir verdi. Rotalarını iyice batıya, okyanusun açıklarına almalı ve İrlanda kıyılarına kesinlikle yaklaşmamalıydılar. Bu, akıllıca bir emirdi. Ama emrin uygulanması artık gemilerin değil, rüzgârın elindeydi.
Erzak hızla azalıyordu. Lizbon'da aceleyle yapılan fıçılar sızdırıyor, içlerindeki su kokuyordu. Su tasarrufu için atlar ve katırlar denize atıldı. Bu hayvanlar Felipe'nin planında İngiltere topraklarında topları ve arabaları çekecekti. Bunun yerine Kuzey Denizi'nde boğuldular. Denizcilere günde bir avuç peksimet ve yarım litre kadar su verildi. Yaralılar iyileşemedi, hastalar çoğaldı. Bazı gemilerde her gün onlarca kişi denize bırakılıyordu.
Eylül ayında Atlantik'te üst üste fırtınalar patladı. Bu fırtınaların o mevsim için alışılmadık derecede şiddetli olduğu kabul edilir. Calais'de demirleri kesilen ve direkleri Gravelines'da kırılan gemiler, batıdan esen rüzgârın önünde kuvvetsiz kaldı. Pek çoğu İrlanda'nın batı kıyısına, kayalıklarla dolu, haritası yanlış çizilmiş bir sahile sürüklendi. Fırtınaya yakalanan bir gemi normalde demir atarak kıyıdan uzak durabilirdi. Ama birçok İspanyol gemisinin demirleri Calais limanının dibinde kalmıştı. Kalan demirler de bu ağır gövdeleri tutmaya yetmedi.
Sligo kıyısındaki Streedagh kumsalına üç gemi aynı gün sürüklendi ve dalgaların altında parçalandı. Sahile ulaşan cesetlerin sayısı binin üzerindeydi. Hayatta kalanlar arasında Francisco de Cuéllar adında bir kaptan vardı. Cuéllar sonradan yaşadıklarını uzun bir mektupta anlattı ve bu mektup, Armada'dan sağ çıkanların kaleme aldığı en etkileyici belgelerden biridir. Kaptan kıyıya bir tahta parçasına tutunarak çıkmıştı. Sahildeki yağmacılardan, İngiliz askerlerinden ve soğuktan kaçarak aylarca dolaştı. Gaelik İrlandalı beylerin, özellikle de O'Rourke ve MacClancy adlı yerel liderlerin yanında sığınak buldu. Sonunda İskoçya'ya, oradan da Flandre'ye geçmeyi başardı. Mektubunda İrlanda halkını, onların evlerini ve geleneklerini bir yabancının şaşkın gözleriyle anlatır.
Cuéllar şanslıydı. Kıyıya ulaşan birçok İspanyol çok daha acı bir sonla karşılaştı. İrlanda o sırada İngiliz yönetimi altındaydı ve İngiliz yetkililer, İspanyolların yerel Katolik halkla birleşip ayaklanma çıkarmasından korkuyordu. İrlanda'daki İngiliz yönetiminin başında bulunan William Fitzwilliam ve batı eyaleti Connacht'ın valisi Richard Bingham, ele geçirilen İspanyolların idam edilmesini emretti. Yüzlerce kişi Galway'de ve başka yerlerde öldürüldü. Yerel halkın bir kısmı kazazedeleri sakladı, bir kısmı ise teslim etti ya da soydu. Kıyıya ulaşmak, kurtuluş anlamına gelmiyordu.
Felaketin en acı sahnesi kuzeyde, Antrim kıyısında yaşandı. Alonso de Leiva, İspanya'nın en parlak genç soylularından biriydi ve kral onu Medina Sidonia'ya bir şey olursa yerine geçecek kişi olarak seçmişti. Leiva'nın gemisi İrlanda kıyısında karaya oturdu. Leiva yanındaki askerleri ikinci bir gemiye aktardı, o gemi de kayalara çarptı. Sonunda hayatta kalanlar, Napoli galeaslarından biri olan La Girona, yani Girona gemisine bindi. Girona, normal kapasitesinin çok üstünde, 1.300 civarında insanla İskoçya'ya ulaşmaya çalıştı. Ekim'in sonunda, Dev Kaldırımı adlı bazalt kayalıklarının yakınında, Lacada Burnu'nda gece karanlığında kayalara çarptı. Kurtulan sadece birkaç kişi oldu. Alonso de Leiva ve yanındaki genç soylular dalgalara gömüldü.
Medina Sidonia ise amiral gemisiyle birlikte Eylül sonunda İspanya'nın kuzey kıyısındaki Santander'e ulaştı. Yanındaki gemiler aç, hasta ve perişan insanlarla doluydu. Limana varan bazı gemiler, demir atacak kadar sağlıklı tayfası kalmadığı için kıyıdan yardım beklemek zorunda kaldı. Lizbon'dan yola çıkan yaklaşık 130 gemiden kabaca yarısı geri dönebildi. Ölenlerin sayısı tam olarak bilinmiyor ama on binlerle ifade ediliyor. Pek çoğu ne savaşta ne de batan gemilerde öldü. Dönüş yolunda ve döndükten sonra, açlıktan, susuzluktan ve hastalıktan hayatını kaybetti.
Dük, Endülüs'teki topraklarına döndü ve hayatının geri kalanını, halkın alaylarıyla geçirdi. Felipe onu suçlamadı. Kralın bu felaket karşısında "Ben gemilerimi insanlarla savaşmaya gönderdim, Tanrı'nın rüzgârlarıyla ve dalgalarıyla değil" dediği anlatılır. Bu sözün gerçekten söylenip söylenmediği kesin değildir. Ama İspanya sarayında yenilginin nasıl açıklandığını iyi yansıtır.
Bu açıklama, aslında iki tarafın da işine geliyordu. İspanyollar için yenilgiyi Tanrı'nın imtihanı olarak görmek, plandaki hataları görmezden gelmeyi sağlıyordu. İngilizler için de rüzgârı Tanrı'nın Protestan davayı desteklediğinin işareti olarak görmek, zaferi kutsal bir anlamla süslüyordu. "Protestan rüzgârı" fikri bu şekilde doğdu ve yüzyıllarca İngiliz kimliğinin parçası oldu. Elizabeth'in ünlü Armada portresinde, kraliçenin arkasındaki pencerelerde bir yanda İngiliz donanması, diğer yanda kayalıklara çarpan İspanyol gemileri görünür. Kraliçenin eli ise bir yer kürenin üzerindedir.
Ama bu hikâye bugün farklı okunuyor ve bunun nedenlerinden biri, İrlanda kayalıklarının altında saklı kalan enkazlar. 1967'de Belçikalı dalgıç Robert Sténuit, Lacada Burnu'nun altında Girona'nın kalıntılarını buldu. Altın zincirler, yüzükler, sikkeler ve yakut işlemeli altın bir semender kolye yüzeye çıkarıldı. Bu eşyalar bugün Belfast'taki Ulster Müzesi'nde sergileniyor. Semender, ateşe dayanıklılığın simgesiydi. Kayalıklarda boğulan genç bir soylunun boynundan düştüğü düşünülüyor.
1971'de Donegal kıyısında başka bir enkaz bulundu: Trinidad Valencera adlı büyük bir gemi. Tarihçi Colin Martin ve arkadaşlarının bu ve benzeri enkazlarda yaptığı incelemeler beklenmedik bir şey ortaya çıkardı. İspanyol gemilerinin topları çoğunlukla karada kullanılan iki tekerlekli, uzun kızaklı kundaklara yerleştirilmişti. Bu kundaklar dar bir güvertede geri çekilip yeniden doldurulmak için uygun değildi. İngiliz gemilerinde ise dört küçük tekerlekli, kısa ve kullanışlı deniz kundakları vardı. Enkazlardan çıkan gülle sayısı, İspanyol toplarının savaş boyunca beklenenden çok daha az ateşlendiğini düşündürüyordu. Gravelines'da İspanyol topları bir kez ateşlendikten sonra neden sustuğunun cevabı buydu: Denizin dibinde bekleyen dolu toplar.
Tarihçi Geoffrey Parker gibi araştırmacılar, Armada'nın kaderinin aslında Madrid'deki masada belirlendiğini ileri sürer. Birbirine ulaşamayan bir donanma ve bir ordu, aceleyle hazırlanan erzak, deniz savaşı yerine kara savaşına göre seçilen silahlar ve rüzgâra bırakılan bir plan... Fırtınalar felaketi büyüttü ama başlatmadı.
Savaş ise 1588'de bitmedi. Ertesi yıl İngilizlerin karşı saldırı için Portekiz'e gönderdiği donanma da başarısız oldu. Felipe yeni donanmalar kurdu ve İspanya'nın Amerika'dan gelen gümüş akışı yıllarca devam etti. İki ülke ancak 1604'te Londra Antlaşması ile barıştı. Yani 1588 yazı, bir imparatorluğun ani çöküşü değildi. Ama bir şeyi kesin olarak gösterdi: Denizlerde artık çeviklik, topçuluk ve okyanus deneyimi, kalabalık ordulardan daha belirleyici olacaktı.
İrlanda'nın batı kıyısında bugün hâlâ İspanyol gemilerinin anıldığı yerler var. Streedagh kumsalında, fırtınalardan sonra kumların altından zaman zaman ahşap kalıntılar çıkıyor. Bu kıyılarda Armada bir zafer ya da yenilgi hikâyesinden çok, yabancı bir kıyıda soğuk bir sonbahar gecesi boğulan binlerce isimsiz insanın hikâyesi olarak hatırlanıyor. Lizbon'da kurutulmamış meşe tahtasından yapılan fıçılarla başlayan yolculuk, Calais'nin dibinde kalan demirlerle ve Atlantik'in rüzgârlarıyla, işte burada sona erdi.
Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.