← Nöron Tarih

Plassey: Yağmurda Islanan Barut, Satın Alınan Ordu

2026-10-20 · 29 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

23 Haziran 1757'de Bengal'de Robert Clive komutasındaki küçük Doğu Hindistan Şirketi ordusunun, Nawab Siracüddevle'nin kat kat büyük ordusunu Plassey'de nasıl yendiğini anlatır. Bölüm, savaştan önce gizlice satın alınan komutan Mir Cafer'i, Clive'ın sahte imzalı ikinci antlaşmasını ve yağmurda ıslanan Bengal barutunu ele alır. Ardından bir ticaret şirketinin Hindistan'ın en zengin eyaletinin efendisi oluşuna uzanır.

plasseydoğu hindistan şirketirobert clivebengalsömürge tarihi

Bölüm metni

Elli bin kişilik ordunun karşısında üç bine yakın asker vardı, ama savaş daha ilk top atılmadan bir çadırda, bir rüşvet pazarlığıyla kazanılmıştı. Öğleden sonra bastıran sağanak, eksik kalan işi tamamladı: Bir taraf barutunu brandayla örttü, öteki örtmedi. O gün bir mango bahçesinde, Londra'daki bir anonim şirket koca bir ülkeyi satın almaya başladı.

1756 yılının Nisan ayında Bengal'in başkenti Murşidabad'da yaşlı bir hükümdar öldü. Alivardi Han, Babür İmparatorluğu'nun en zengin eyaletini yaklaşık 16 yıl boyunca neredeyse bağımsız bir nawab olarak yönetmişti. Yerine torunu Siracüddevle geçti. Yaşı 23 civarındaydı. Dedesinin gözdesi olarak büyümüş, sarayın entrikalarına alışkındı ama devlet yönetmeyi henüz öğrenmemişti. Devraldığı topraklar bugünkü Bangladeş'i, Hindistan'ın Batı Bengal, Bihar ve Orissa bölgelerini kapsıyordu. Dünyanın en verimli deltalarından biriydi bu. Pirinç, ipek, güherçile ve özellikle muslin denen ince pamuklu kumaş buradan bütün dünyaya gidiyordu.

Bu zenginliğin kıyısında yabancı tüccarlar vardı. Hollandalılar Çinsura'da, Fransızlar Çandernagor'da, İngilizler ise Hugli Nehri kıyısındaki Kalküta'da oturuyordu. İngilizler aslında bir devleti değil, Londra'daki bir anonim şirketi, yani Doğu Hindistan Şirketi'ni temsil ediyordu. Şirketin Kalküta'daki merkezi Fort William, yani William Kalesi'ydi. Çevresinde depolar, tüccar evleri, kalabalık bir yerli mahallesi büyümüştü.

Genç nawabın şirketle sorunları iktidara gelir gelmez başladı ve çoğu somut şikâyetlerdi. Birincisi tahkimattı. Avrupa'da Yedi Yıl Savaşı'nın ayak sesleri duyuluyordu ve İngilizlerle Fransızlar Hindistan'da da birbirine karşı hazırlanıyordu. İngilizler William Kalesi'nin surlarını izin almadan onarıp güçlendiriyordu. Siracüddevle bunu durdurmalarını istedi, kendi topraklarında yabancıların kale yapmasına izin vermeyecekti. Gelen cevap kaçamaktı. İkincisi dastak denen ticaret izinleriydi. Babür imparatoru şirkete gümrüksüz ticaret izni vermişti ama şirket çalışanları bu belgeleri kendi özel ticaretlerinde de kullanıyor, hatta yerli tüccarlara satıyordu. Nawabın hazinesi bu yüzden ciddi gelir kaybediyordu. Üçüncüsü bir kaçaktı. Sarayın önde gelen memurlarından birinin oğlu Krişna Das büyük bir servetle Kalküta'ya sığınmıştı ve İngilizler onu teslim etmiyordu.

Siracüddevle 1756 Haziranı başında harekete geçti. Önce Kasımbazar'daki İngiliz ticaret merkezini kuşatıp ele geçirdi, ardından büyük bir orduyla Kalküta'ya yürüdü. Şehrin savunması zayıftı. Garnizon küçüktü, surlar yarım kalmıştı. Kuşatma birkaç gün sürdü. Vali Roger Drake ve şirketin üst düzey yöneticilerinin bir kısmı, kadınlarla birlikte gemilere binip nehirden aşağı kaçtı. Geride kalanların başına John Zephaniah Holwell adında bir şirket memuru geçti. 20 Haziran 1756'da kale düştü.

O gece yaşananlar sonraki iki yüzyıl boyunca İngiliz sömürge anlatısının temel taşlarından biri olacaktı. Esirler, kalenin küçük bir hücresine kapatıldı. Askerlerin ceza hücresi olarak kullanılan bu oda yaklaşık 4 metreye 5,5 metreydi ve tek tük küçük pencereleri vardı. Bengal'in haziran sıcağında, havasız odada insanlar boğuldu, ezildi, susuzluktan kendinden geçti. Sabah kapı açıldığında hayatta kalanlar çok azdı. Holwell'in sonradan yazdığı anlatıya göre hücreye 146 kişi girmiş, 123'ü ölmüş, yalnızca 23 kişi sağ çıkmıştı. Bu olay İngilizcede Kalküta'nın Kara Deliği adıyla anıldı, Türkçede ise çoğunlukla Kalküta'nın Kara Zindanı denir.

Ancak bugün tarihçiler Holwell'in rakamlarına temkinle yaklaşıyor. Odanın boyutları o kadar insanı fiziksel olarak almakta zorlanırdı ve başka tanıkların sayıları çok daha düşüktü. 20. yüzyılda yapılan incelemeler, hücreye giren kişi sayısının 60 civarında, ölenlerin 40 ile 45 arasında olabileceğini öne sürdü. Siracüddevle'nin bu hapsetmeyi bizzat emrettiğine dair de sağlam bir kanıt yok. Muhtemelen bunu sabah öğrendi. Ama sayılar ne olursa olsun, insanlar o gece gerçekten öldü ve haber Madras'a ulaştığında intikam çağrısına dönüştü.

Nawab Kalküta'nın adını değiştirdi, dedesinin anısına şehre Alinagar dedi, bir garnizon bırakıp Murşidabad'a döndü. Yabancıların haddini bildirdiğini düşünüyordu. Oysa güneyde, Madras'ta, şirket elindeki en iyi askeri ve en becerikli donanmayı bir araya getiriyordu.

Madras'tan yola çıkan kuvvetin başında iki adam vardı. Biri Amiral Charles Watson'dı ve Kraliyet Donanması'na bağlı savaş gemilerine komuta ediyordu. Diğeri, şirketin askeri yüzü olan Robert Clive'dı. Clive şirkete 18 yaşında sıradan bir kâtip olarak girmiş, Güney Hindistan'da Fransızlara karşı yapılan savaşlarda kendini yetiştirip 1751'deki Arcot kuşatmasıyla ün kazanmıştı. Resmi askeri eğitimi yoktu ama hızlı karar veriyor, risk almaktan çekinmiyordu. Gençliğinde ağır bir bunalım geçirdiği, kendini öldürmeye kalkıştığı anlatılır. Bu karanlık yanı hayatı boyunca peşini bırakmayacaktı.

Filo aralık ayında Hugli'ye girdi ve 2 Ocak 1757'de Kalküta neredeyse direnişsiz geri alındı. Siracüddevle tekrar ordusuyla geldi, Şubat başında şehrin dışında sisli bir sabah Clive'ın baskınıyla karşılaştı. Çatışma kesin bir sonuç vermedi ama nawabı sarstı. 9 Şubat 1757'de Alinagar Antlaşması imzalandı. Nawab şirketin eski ayrıcalıklarını iade etti, Kalküta'yı tahkim etme ve sikke basma iznini verdi, el konulan malların tazmin edileceğine söz verdi.

Kâğıt üzerinde barış gelmişti. Ama Clive ile Watson'ın asıl kaygısı Fransızlardı. Avrupa'da Yedi Yıl Savaşı resmen başlamıştı ve Fransızların Çandernagor'daki karakolu birkaç saatlik mesafedeydi. Nawab Fransızlara saldırılmasını istemiyordu, kendi topraklarında yabancıların savaşmasına karşıydı. Ama İngilizler belirsiz bir izni yeterli saydı. Mart ayında Watson'ın gemileri ve Clive'ın askerleri Çandernagor'u kuşattı, 23 Mart'ta kale teslim oldu. Fransızlardan kaçabilenler kuzeye, nawabın himayesine sığındı.

Bu noktada Murşidabad sarayında tehlikeli bir oyun başlamıştı. Siracüddevle, dedesinin döneminden kalma güçlü adamları kısa sürede kendine düşman etmişti. Bunun nedenleri arasında, kendi gözdelerini yükseltmesi, eski komutanları aşağılaması ve sert tavırları sayılır. İngiliz kaynakları onu zalim ve sorumsuz bir hükümdar olarak tasvir eder. Bengal'de ise zamanla yabancılara karşı direnen son bağımsız nawab olarak hatırlandı. Gerçek muhtemelen ikisinin arasındadır. Deneyimsizdi, aceleciydi, güvendiği adamları yanlış seçmişti. Ama karşısındakilerin hesapları da onun kişiliğinden çok daha büyüktü.

Komplonun merkezinde Mir Cafer vardı. Alivardi Han'ın kız kardeşiyle evli, ordunun bahşisi, yani maaş ve teftiş işlerinden sorumlu başkomutanlarından biriydi. Tahtı kendisi istiyordu. Yanında Bengal'in en zengin bankacı ailesi Jagat Seth'ler vardı. Bu aile nawabların hazinesini yönetir, sikke basımını kontrol eder, Avrupa şirketlerine kredi verirdi. Siracüddevle'nin onları kızdırdığı, hatta ailenin reisine tokat attığı anlatılır. Ordudaki bir başka güçlü komutan Rai Durlabh da komploya katıldı. Şirketin Murşidabad'daki temsilcisi William Watts ise aracılık yaptı. Gizli görüşmeler kadınların taşındığı kapalı tahtırevanlarla yapıldı, mesajlar kumaş topları arasında gidip geldi.

Plan basitti. İngilizler nawaba savaş açacak, Mir Cafer ve müttefikleri savaş meydanında kılıç çekmeyecek, ardından Mir Cafer tahta oturacak ve şirkete bunun bedelini ödeyecekti. Bedel de büyüktü. Taslak antlaşmaya göre şirkete Kalküta'nın kaybı için 1 crore, yani 10 milyon rupi verilecekti. Kalküta'daki Avrupalı sakinlere 50 lakh, Hindu sakinlere 20 lakh, Ermeni tüccarlara 7 lakh rupi tazminat ödenecekti. Orduya ve donanmaya ayrıca ödül verilecek, Kalküta'nın güneyindeki geniş bir arazi şirkete bırakılacaktı. Bunların dışında komploya katılan İngiliz yöneticilere, Clive dahil, kişisel hediyeler sözlü olarak kararlaştırıldı.

Ama işin içinde bir adam daha vardı: Omichund. Kalküta'da yıllardır İngilizlerle iş yapan, nawabın sarayına da erişimi olan zengin bir Pencaplı tüccardı. Pazarlıklarda aracılık etmişti ve her şeyi biliyordu. Son anda bedelini istedi: el konulacak hazinenin yüzde 5'i ve mücevherlerin bir kısmı. Bu, kabaca 30 lakh rupi demekti. Aksi halde komployu nawaba açıklayacağını ima etti.

Clive'ın çözümü İngiliz tarihinin en çok tartışılan hilelerinden biri oldu. İki ayrı antlaşma metni hazırlattı. Biri beyaz kâğıda yazılmıştı, asıl metindi ve Omichund'un adı geçmiyordu. Diğeri kırmızı kâğıda yazılmıştı, Omichund'a verilecek payı içeriyordu ve tamamen sahteydi. Omichund'a kırmızı kâğıt gösterilecekti. Fakat bir sorun vardı. Omichund şüphelenmesin diye sahte metinde de bütün imzaların bulunması gerekiyordu, Amiral Watson ise kırmızı kâğıdı imzalamayı reddetti. Bir subay olarak böyle bir hileye adını yazmak istemiyordu. Clive bunun üzerine Watson'ın imzasını başka birine taklit ettirdi. Clive yıllar sonra Parlamento'da bu konuda sorgulandığında yaptığından utanmadığını, gerekirse yine yapacağını söyleyecekti. Ona göre karşısındaki adam bir şantajcıydı ve ancak hileyle durdurulabilirdi.

Haziran başında Mir Cafer gerçek antlaşmayı gizlice imzaladı, Kuran'a el basarak yemin etti. Clive artık bahanesini hazırlıyordu: nawabı Alinagar Antlaşması'nı çiğnemekle ve Fransızlarla gizli temas kurmakla suçladı. 13 Haziran'da Çandernagor'dan kuzeye doğru yürüyüşe geçti. Watts aynı günlerde Murşidabad'dan gizlice kaçtı. Siracüddevle ihaneti sezmişti, Mir Cafer'i sarayına çağırıp sadakat sözü istedi. Mir Cafer yemin etti. Nawab ona inandı ya da inanmak zorunda kaldı. Ordusunu toplayıp güneye, İngilizleri karşılamaya çıktı.

Clive'ın yürüyüşü kendinden emin bir adamın yürüyüşü değildi. Mir Cafer'den gelen mesajlar belirsizdi, net bir taahhüt yoktu. Ya Mir Cafer son anda nawabın safında kalırsa? 21 Haziran'da Katva'da, Bhagirathi Nehri'nin kıyısında Clive bir savaş meclisi topladı. Soru şuydu: nehri geçip nawabın ordusuna saldırmalı mıydılar, yoksa muson boyunca beklemeli miydiler? Nehrin öbür yakasına geçerlerse yenilgi halinde geri dönüş yolu kapanacaktı. Clive tarihte pek az komutanın yaptığı bir şeyi yaptı ve kendi oyunu da beklemekten yana verdi. Subayların çoğunluğu da öyle düşünüyordu. Karşı çıkanlardan biri, ileride Hindistan'da büyük bir kariyer yapacak olan Eyre Coote'tu.

Toplantıdan sonra Clive tek başına bir ağaç topluluğuna çekildi ve yaklaşık bir saat orada düşündü. Döndüğünde kararını değiştirmişti. Ertesi sabah, 22 Haziran'da, ordu nehri geçti. Gün boyu yürüdüler, muson yağmurları başlamıştı, yollar çamurdu. Gece yarısını geçe, 23 Haziran'ın ilk saatlerinde Plassey köyü yakınındaki büyük bir mango bahçesine ulaştılar. Yerliler buraya yüz bin ağaçlı bahçe anlamına gelen Lakşa Bağ diyordu. Bahçe toprak bir setle çevriliydi ve nehrin kıvrımına yaslanıyordu. Askerler ağaçların arasına yayıldı. Uzaktan nawabın ordusunun davulları ve trampetleri duyuluyordu. Clive o gece pek uyuyamadı.

Güç dengesi kâğıt üzerinde ezici biçimde nawabın lehineydi. Clive'ın emrinde yaklaşık 3 bin kişi vardı: 750 kadar Avrupalı piyade, 2 bin 100 civarında sipahi denen Hintli asker, küçük bir topçu birliği ve 8 sahra topuyla 2 havan topu. Siracüddevle'nin ordusu ise yaklaşık 50 bin kişiydi: 35 bin piyade, 15 bin süvari ve 53 top. Bu ağır toplar, öküzlerin çektiği büyük platformların üzerinde taşınıyordu, platformları arkadan filler itiyordu. Nawabın safında bir de küçük bir Fransız topçu birliği vardı. Saint-Frais adlı bir subayın komutasındaki bu 50 kadar Fransız, Çandernagor'un intikamını almak için savaşıyordu.

Sabah saat 8 civarında nawabın ordusu mevzilerinden çıkıp hilal biçiminde yayıldı. İngilizler bahçenin önünde dizilmiş, büyük bir yayın içinde kalmıştı. Bu yayın sol kanadını, yani İngilizleri kuşatabilecek konumdaki en büyük birlikleri Mir Cafer, Rai Durlabh ve Yar Lutf Han yönetiyordu. Merkezde ise nawaba gerçekten sadık iki komutan vardı: Mir Madan ve Mohan Lal. Onların önünde de Saint-Frais'nin Fransız topçuları yer alıyordu.

İlk top atışını Fransızlar yaptı. Ardından nawabın bütün topları ateş açtı. Clive kısa bir karşılıktan sonra kayıplarının arttığını görünce askerlerini mango bahçesinin setinin arkasına çekti. Askerler toprak setin dibine çömeldi, gülleler ağaçların tepesinden geçip dalları kırıyordu. Saatlerce bu böyle sürdü. Nawabın topları gürledi, İngiliz topları setin üzerinden seyrek ateşle karşılık verdi. İki taraf da bekliyordu. Clive, Mir Cafer'in hareket edeceği anı bekliyordu. Siracüddevle ise topçusunun düşmanı yıpratmasını bekliyordu. Mir Cafer'in birlikleri ise hiç kımıldamıyordu.

Öğleye doğru gökyüzü karardı ve şiddetli bir muson sağanağı başladı. Savaşın kaderini belirleyen an buydu. İngiliz topçuları barut fıçılarını ve fişeklerini katranlı muşambalarla örtmüştü. Nawabın ordusunda ise böyle bir önlem alınmamıştı ya da yetersiz kalmıştı. Yağmur dinince nawabın toplarının büyük kısmı susmuştu, ıslanan barut ateş almıyordu.

Mir Madan bu sessizliği yanlış yorumladı. İngiliz barutunun da ıslandığını, topların susturulduğunu düşündü ve süvarileriyle bahçeye doğru hücuma kalktı. Oysa İngiliz topları kuruydu. Saçma yüklü toplar yakın mesafeden ateş açtı ve Mir Madan ağır yaralanıp hayatını kaybetti. Nawabın en güvendiği komutanlardan biri o gün meydanda düşmüştü.

Haber çadırda bekleyen Siracüddevle'ye ulaştığında genç hükümdar paniğe kapıldı. Kime danışacaktı? Mir Cafer'i çağırttı. Anlatılara göre sarığını onun ayaklarına bıraktı, dedesinin hatırı için onurunu korumasını istedi. Mir Cafer sadakat sözü verdi ve nawaba gün batmak üzereyken savaşmanın anlamsız olduğunu, birliklerini mevzilere geri çekmesini, ertesi sabah saldırıya geçmesini öğütledi. Bu öğüdü verdikten hemen sonra Clive'a bir mektup yazarak durumu haber verdi. Rai Durlabh da nawaba aynı yönde telkinde bulundu.

Siracüddevle geri çekilme emri verdi. Merkezde İngilizlere karşı hâlâ çatışan Mohan Lal bu emre itiraz etti, şimdi geri çekilmenin ordunun dağılması demek olacağını söyledi. Ama emir tekrarlandı ve Mohan Lal geri çekildi. Saint-Frais'nin Fransızları ise bir süre daha bulundukları mevziyi, bir su havuzunun yanındaki küçük yükseltiyi tuttular, sonra onlar da geri çekildi.

Bu sırada İngiliz cephesinde emir dışı bir şey oldu. Clive ıslak kıyafetlerini değiştirmek için bahçedeki av köşkünde dinleniyordu. Binbaşı James Kilpatrick, Fransızların boşalttığı havuz başındaki yükseltiyi fark etti ve Clive'a sormadan birliklerini oraya sürdü. Clive öfkeyle yetişti, onu itaatsizlikle azarladı ama fırsatı da gördü. Komutayı devralıp ilerlemeyi sürdürdü. Fransızlar ikinci bir mevzide direndi, nawabın topçusu son bir çabayla ateş açtı. Ama nawabın ordusunun büyük kısmı geri çekilme emrini kaçış olarak algılamıştı ve hatlar dağılıyordu. Saat 5 civarında İngilizler nawabın ordugâhına girdi. Çadırlar, toplar, yük hayvanları ve erzak geride bırakılmıştı.

Mir Cafer'in birlikleri savaş boyunca kenarda beklemişti. Öyle ki bir ara İngilizler onları düşman sanıp üzerlerine top ateşi açmıştı. Günün sonunda İngiliz tarafının kaybı 22 ölü ve 50 civarında yaralıydı. Nawabın kaybı ise 500 kadar olarak tahmin edilir. Tarihin en sonuç doğurucu savaşlarından biri, bir kaç yüz kişinin hayatını kaybettiği bir öğleden sonrada belirlenmişti. Silahlardan çok yağmurla, sadakatsizlikle ve sabahtan beri yapılmış pazarlıklarla.

Siracüddevle savaşın kaybedildiğini, belki de bütün sabah boyunca ihanete uğradığını anladığında meydanı terk etti. Hızlı bir deveye binip yaklaşık 2 bin süvariyle kuzeye, Murşidabad'a doğru kaçtı. Gece yarısı başkentine ulaştı. Plassey ile Murşidabad arası yaklaşık 50 kilometreydi ve bir gün önce bu yolu sayısız askeriyle görkemli bir alay halinde gitmişti.

Murşidabad'da kimseye güvenemedi. Saray halkına para dağıtarak sadakat satın almaya çalıştı ama paraları alanlar sessizce dağıldı. Komutanlarını topladı, bazıları savaşmaya devam etmeyi önerdi, bazıları teslim olmasını. Kimse onunla birlikte bir sonraki adımı atmaya hazır görünmüyordu. Bir gün sonra, 24 Haziran gecesi, basit kıyafetlere bürünmüş olarak sarayın arka kapısından çıktı. Yanında karısı Lutfunnisa, küçük kızı ve birkaç sadık hizmetkâr vardı. Yanlarına alabildikleri kadar mücevheri aldılar. Plan nehirden kuzeye, Patna'ya ulaşmak ve orada Fransız subayı Jean Law'ın birliğiyle birleşmekti. Law gerçekten de yardıma geliyordu ama geç kalacaktı.

Aynı günlerde Mir Cafer, Plassey'nin kuzeyinde Davudpur'da Clive ile buluştu. Gergindi. Savaşta hiçbir şey yapmamıştı ve İngilizlerin bunu nasıl karşılayacağını bilmiyordu. Belki de kendisinin de cezalandırılacağından korkuyordu. Bir İngiliz muhafız birliği onu selamladığında irkildi. Clive onu kucakladı ve Bengal, Bihar ve Orissa'nın nawabı olarak selamladı. Mir Cafer'den hemen Murşidabad'a gidip başkenti ve hazineyi güvenceye almasını istedi.

Siracüddevle'nin kaçışı uzun sürmedi. Birkaç gün nehirde yol aldıktan sonra Racmahal yakınlarında karaya çıkıp yemek aradılar. Burada tanındılar. Anlatılara göre onu tanıyıp ele veren, daha önce nawabın kötü davrandığı bir dervişti. Bu ayrıntı efsaneye karışmış olabilir ama sonucu değiştirmez. Mir Cafer'in kardeşinin adamları nawabı ve ailesini yakaladı, Murşidabad'a geri getirdi.

2 Temmuz 1757'de devrik nawab başkentine bir esir olarak girdi. Mir Cafer'in evine getirildi. Mir Cafer'in ne yapacağına dair kararsız kaldığı söylenir. Ama oğlu Miran kararını vermişti. Hükümdarlık iddiası olan bir rakibi hayatta bırakmak tehlikeliydi. O gece Muhammedi Beg adlı bir adam hücreye girdi ve Siracüddevle'yi hançerle öldürdü. Kaynaklara göre Muhammedi Beg, Alivardi Han'ın ailesinin yanında büyümüş ve yıllarca o hanenin ekmeğini yemişti. Siracüddevle'nin son anlarında Tanrı'dan af dilediği anlatılır. Yaşı 24 civarındaydı ve 15 aydan az bir süre hüküm sürmüştü.

Ertesi sabah cesedi bir filin sırtına bağlanarak Murşidabad sokaklarında dolaştırıldı. Halkın kimin ölü olduğunu görmesi, bir başka hak iddiasına imkân kalmaması isteniyordu. Sonra dedesinin, Alivardi Han'ın yanına, Huşbağ'daki aile mezarlığına gömüldü. Karısı Lutfunnisa uzun yıllar yaşadı ve rivayetlere göre ömrünün sonuna kadar kocasının mezarını ziyaret edip başında kandil yaktı. Mir Cafer'in ve oğlunun kendisine evlilik teklif ettiği, onun ise reddettiği de anlatılır.

Clive tüm bunlar olurken Murşidabad'a girmişti. 29 Haziran'da Mir Cafer'i elinden tutarak tahta, mesnede oturtan ve onu nawab olarak ilk selamlayan oydu. Bu hareketin anlamı herkese açıktı. Yeni nawab tahtını Bengal'in soylularına ya da Babür imparatoruna değil, bir ticaret şirketinin ordusuna borçluydu.

Bir de Omichund vardı. Komplonun tamamlandığı, payların dağıtılacağı toplantıda İngilizler ona artık gerçeği söyledi: kırmızı kâğıt sahteydi ve ona hiçbir şey ödenmeyecekti. Sonraki anlatılara göre Omichund bu haberle aklını yitirdi ve ömrünün geri kalanını bir deli olarak geçirdi. Bu hikâye uzun süre ders kitaplarında tekrarlandı ama yakın dönem tarihçiler buna şüpheyle bakıyor. Omichund'un sonraki aylarda iş yapmaya devam ettiğine dair belgeler var. Yine de efsane, Plassey'nin ahlaki muhasebesini anlatmanın bir yolu olarak yaşamaya devam etti.

Murşidabad hazinesi açıldığında beklenen kadar dolu çıkmadı. Söz verilen toplam meblağın tamamını hemen ödemek mümkün değildi. Jagat Seth bankacıları devreye girdi ve bir ödeme takvimi yapıldı: bir kısmı hemen, gerisi taksitler halinde. İlk ödeme gümüş sikkeler halinde nehir teknelerine yüklendi ve bayraklar, müzikler eşliğinde Kalküta'ya gönderildi. Bir yıl önce yağmalanan şehir, şimdi bir eyaletin hazinesini karşılıyordu.

Clive kişisel olarak yaklaşık 234 bin sterlin aldı. Bu, döneminin İngiltere'sinde onu bir anda ülkenin en zengin adamlarından biri yapan bir servetti. Birkaç yıl sonra Mir Cafer ona ayrıca bir cagir, yani gelirini almak üzere bir arazi tahsisi verdi. Bu tahsis, şirketin Kalküta'nın güneyindeki topraklar için ödemesi gereken vergiydi ve Clive'a yılda yaklaşık 30 bin sterlin getiriyordu. Yani şirket artık kendi askerine kira ödüyordu. Clive 1762'de Plassey Baronu unvanıyla soyluluğa yükseltildi. Ordu ve donanma subaylarından sıradan askerlere kadar pek çok kişi paylarını aldı. Kalküta'daki şirket yöneticileri de hediyelerle zenginleşti.

Ama Plassey'nin asıl önemi o gün dağıtılan paradan çok, açtığı yoldaydı. Doğu Hindistan Şirketi o güne kadar silahlı bir tüccardı. Kendi kalelerini savunur, rakip Avrupalılarla çatışır, yerel hükümdarlardan imtiyaz pazarlığı yapardı. Plassey'den sonra hükümdar yapan bir güç oldu. Mir Cafer kısa sürede bunun ne demek olduğunu anladı. Şirket ve çalışanları sürekli yeni ödemeler, yeni imtiyazlar istiyordu, nawabın hazinesi buna yetişemiyordu. 1760'ta şirket onu tahttan indirip yerine damadı Mir Kasım'ı geçirdi. Mir Kasım daha kararlı bir yöneticiydi ve şirketin gümrüksüz ticaret istismarına son vermek istedi. Çatışma kaçınılmazdı. 1764'te Buxar'da, yani Baksar'da, Mir Kasım, Avadh nawabı ve Babür imparatoru II. Şah Alem'in birleşik ordusu şirket kuvvetlerine yenildi.

Ertesi yıl, 1765'te, ikinci kez Hindistan'a dönen Clive, Allahabad'da Şah Alem'le bir antlaşma imzaladı. İmparator, Bengal, Bihar ve Orissa'nın divanlığını, yani vergi toplama hakkını şirkete verdi. Bir anonim şirket artık yaklaşık 20 milyon insandan vergi topluyordu. Nawablar bir süre daha tahtta oturmaya devam etti ama gerçek güç Kalküta'daydı. Plassey'den sonraki 100 yıl içinde şirket ordusu, çoğunluğu Hintli askerlerden oluşan devasa bir kuvvete dönüşecek ve neredeyse bütün alt kıtayı kontrolü altına alacaktı.

Bu zaferin bedelini en çok Bengal ödedi. Divanlıktan sonra toplanan vergiler Londra'ya giden kârların ve şirketin savaşlarının kaynağı oldu. 1769 ve 1770'te kuraklıkla başlayan büyük bir kıtlık bölgeyi vurdu. Tahminlere göre Bengal nüfusunun yaklaşık üçte biri hayatını kaybetti. Kıtlığın nedeni doğaydı ama şirketin vergi tahsilatını kıtlık boyunca sürdürmesi ve pirinç ticaretine yönelik spekülasyonlar felaketi derinleştirdi. Bu, İngiltere'de bile vicdanları rahatsız etti.

İngiltere'ye zenginlikle dönen şirket adamlarına nabob denmeye başlandı. Kelime nawabdan geliyordu ve sonradan görme, Hindistan'da şüpheli yollarla zenginleşmiş, Parlamento'da koltuk satın alan kişiler için küçümseyici bir sözcük olmuştu. Clive bu kesimin sembolü haline geldi. 1772'de Parlamento, şirketin Bengal'deki yönetimini ve Clive'ın servetini soruşturmaya başladı. Clive sorgulamada, Plassey'den sonra Murşidabad hazinesinin önünde durduğunu, bir yanında altın ve mücevher yığınları olduğunu, kendisinin ise yalnızca belli bir pay aldığını anlattı ve meşhur sözünü söyledi: "Bay Başkan, şu anda kendi ölçülülüğüme hayret ediyorum." Parlamento sonunda onu mahkûm etmedi, hatta ülkeye büyük hizmetler verdiğini kabul etti. Ama itibarı zedelenmişti. Clive 22 Kasım 1774'te, henüz 49 yaşındayken Londra'daki evinde öldü. Büyük ihtimalle kendi canına kıymıştı. Afyona bağımlıydı ve son yıllarını ağır bunalımlarla geçirmişti.

İngilizceye bu yıllarda, Hintçe ve Farsça kökenli bir kelime girdi: loot, yani yağma. Kelimenin dile yerleşmesi ile Bengal'den akan servet arasındaki bağ tarihçilerin sıkça vurguladığı bir ayrıntıdır.

Plassey'nin hafızası iki tarafta çok farklı biçimlerde yaşadı. İngiliz sömürge tarihçiliği uzun süre onu cesur bir avuç askerin kalabalık bir orduyu yendiği, Kara Zindan'ın intikamının alındığı ve Hindistan'da İngiliz yönetiminin başladığı kahramanlık destanı olarak anlattı. Hindistan ve Bangladeş'te ise Plassey, bağımsızlığın satıldığı gün olarak anılır. Mir Cafer'in adı bugün bölgede hain kelimesiyle eşanlamlı kullanılır. Biri arkadan vurulduğunda "Mir Cafer çıktı" denir. Siracüddevle ise romanlarda, piyeslerde, filmlerde trajik bir kahraman olarak yaşar. 1857'de Hindistan'da büyük isyan patlak verdiğinde dolaşan söylentilerden biri, şirket yönetiminin Plassey'den tam 100 yıl sonra sona ereceğiydi. İsyan bastırıldı ama şirketin yönetimi gerçekten de 1858'de sona erdi ve Hindistan doğrudan İngiliz Tacı'na bağlandı.

Bugün Palaşi'de, savaşın yapıldığı yerde, sade bir anıt duruyor. Ünlü mango bahçesinden ise neredeyse hiçbir şey kalmadı. Nehir yatağını değiştirdi, toprak tarlaya döndü, ağaçlar kesildi. Bir zamanlar 50 bin kişilik bir ordunun topları yüz bin ağaçlı bahçeye gülle yağdırırken, bir muson sağanağı ve bir avuç ıslak barut, iki kıtanın kaderini değiştirecek bir sürecin kapısını açmıştı.

Plassey'den geriye kalan belki de en çarpıcı ders şu: o gün meydanda kılıçların ya da topların gücünden çok kâğıtlar konuştu. Bir beyaz, bir kırmızı antlaşma, sadakat yeminleri, banker hesapları ve verilen sözler. Bir hükümdar savaşı başlamadan kaybetmişti, bir şirket ise ticaret yaparken farkında olmadan bir imparatorluk kurmaya başlamıştı.

Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.