← Nöron Tarih

Hattin: Susuzluğun Kudüs'ü Teslim Ettiği Gün

2026-10-22 · 23 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

4 Temmuz 1187'de Celile'deki Hattin Boynuzları'nda Selahaddin Eyyubi'nin, Kral Guy de Lusignan komutasındaki Kudüs Krallığı ordusunu susuz bir yürüyüşe çekip yok etmesini, Kutsal Haç'ın ele geçirilişini ve Rainald de Châtillon'un idamını anlatır. Bölüm, Saffuriye pınarlarından ayrılma kararının alındığı gece toplantısından Taberiye'deki kuşatmaya, Hattin'deki çadırda verilen buzlu şerbete ve Ekim 1187'de Kudüs'ün kan dökülmeden teslim edilişine, oradan Üçüncü Haçlı Seferi'ne uzanır.

hattinselahaddin eyyubihaçlı seferlerikudüskudüs krallığı

Bölüm metni

3 Temmuz 1187 sabahı yirmi bin kişilik bir ordu, Saffuriye'nin bol sulu pınarlarını arkasında bırakıp kavurucu bir yaylaya doğru yürümeye başladı. Bu kararı bir gece önce, çadırda tek bir adamın ısrarı aldırmıştı. İki gün sonra Kudüs Krallığı'nın neredeyse bütün şövalyeleri ya ölmüştü ya da esir düşmüştü.

1186 yılının sonu ya da 1187'nin ilk haftaları. Kahire'den Şam'a giden zengin bir kervan, Ölü Deniz'in güneydoğusundaki çöl yolunda ilerliyor. Develerin sırtında kumaş, baharat ve mal var; yanlarında tüccarlar, aileler, birkaç asker yürüyor. Bu yolculuğun güvenli olması gerekiyor, çünkü Kudüs Krallığı ile Selahaddin Eyyubi arasında 1185'te imzalanmış 4 yıllık bir ateşkes yürürlükte. Kervan yine de saldırıya uğruyor. Saldırganlar Kerek Kalesi'nden çıkıyor. Kalenin efendisi, Ürdün Ötesi senyörü Rainald de Châtillon kervanı yağmalatıyor, insanları esir alıp zindanlarına kapatıyor.

Rainald o dönemde Haçlı dünyasının en tartışmalı adamlarından biriydi. Fransa'dan genç bir şövalye olarak gelmiş, Antakya prensesiyle evlenip prens olmuş, sonra Halep'te 15 yılı aşkın bir esaret yaşamıştı. Serbest kaldığında da durulmadı. Yeni evliliğiyle Kerek'in ve Şam ile Mısır arasındaki kervan yollarına bakan toprakların sahibi oldu. 1182 ile 1183 arasında daha da cüretkâr bir işe girişti: gemilerini parçalara ayırıp develerle Akabe Körfezi'ne taşıttı, orada yeniden birleştirdi ve Kızıldeniz'e açıldı. Adamları kıyı limanlarını yağmaladı, hacı gemilerine saldırdı ve Mekke ile Medine'ye giden yolları tehdit etti. Selahaddin'in kardeşi el-Adil'in gönderdiği filo bu baskın kuvvetini yok etti, ama verilen mesaj unutulmadı. İslam'ın en kutsal iki şehri ilk kez bir Haçlı akınının hedefi olmuştu.

Selahaddin'in yakınındaki kadı Bahaeddin İbn Şeddad'a göre sultan o zaman, Rainald'ı bir gün eline geçirirse onu kendi eliyle öldüreceğine yemin etti. Kervan baskınından sonra bu yemini ikinci kez tekrarladı. Selahaddin önce diplomasiyi denedi: elçi gönderip esirlerin ve malların iadesini istedi. Rainald elçileri geri çevirdi. Kendi topraklarının efendisi olduğunu, kimseyle bir ateşkes yapmadığını söyledi. Müslüman kaynakları esirlerle dinleri üzerinden alay ettiğini de yazar. Kudüs Kralı Guy de Lusignan da tazminat ödenmesini istedi ama Rainald'ı dinletemedi. Sonraki yüzyıllarda kervanda Selahaddin'in kız kardeşinin olduğu da anlatılır, ancak dönemin güvenilir kaynakları bunu doğrulamaz. Ortada böyle bir ayrıntı olmadan da ateşkes çoktan bozulmuştu.

Kraliyet ise bu krize kendi içinde bölünmüş olarak yakalandı. Guy tahta 1186'da, eşi Kraliçe Sibylla sayesinde çıkmıştı ve tacını herkes kabullenmemişti. En güçlü rakibi, eski naip Trablus Kontu Raymond'du. Raymond, eşi Eschiva aracılığıyla Taberiye Gölü kıyısındaki Celile bölgesinin de efendisiydi. Guy'a öfkesi o kadar büyüktü ki Selahaddin'le ayrı bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma ona göre kendi topraklarını koruyacaktı, öteki baronlara göre ise ihanetti.

Bu ayrı anlaşmanın bedeli 1 Mayıs 1187'de ödendi. Selahaddin'in oğlu el-Efdal, Raymond'un izniyle Celile'den bir keşif kuvveti geçirdi. Raymond çevredeki kalelere haber yollayıp Hristiyanların o gün dışarı çıkmamasını istedi. Haberi alanlardan biri Tapınak Şövalyeleri'nin üstadı Gerard de Ridefort'tu. Gerard uyarıyı dikkate almadı, bir avuç şövalyeyle Kresson pınarları yakınında çok daha kalabalık bir Müslüman süvari birliğine saldırdı. Sonuç tam bir kıyımdı. Hastane Şövalyeleri'nin üstadı Roger de Moulins da öldü. Gerard ise yaralı olarak kurtulan birkaç kişiden biriydi. Bu yenilgi Raymond'u utandırdı, kralla barışmaya zorladı. Gerard de Ridefort'u ise hem kinli hem de kendini kanıtlamaya kararlı bir adam yaptı. Birkaç hafta sonra bu iki adam, krallığın kaderini belirleyecek bir gecede aynı çadırda karşı karşıya gelecekti.

Selahaddin bu sırada Mısır'dan, Suriye'den ve Cezire'den asker topluyordu. Haziranın sonunda Havran'daki Aştara'da yaklaşık 30 bin kişilik bir ordu teftiş etti; bunun 12 bin kadarı düzenli süvariydi. Sağ kanadı yeğeni Takiyüddin Ömer'e, sol kanadı Erbil emiri Türk komutan Muzafferüddin Gökböri'ye verdi. 1 Temmuz'da Taberiye Gölü'nün güneyinden Ürdün Nehri'ni geçti. Bundan sonrası, Haçlı ordusunun nerede beklediğine bağlıydı.

Haçlı ordusu Celile'nin batısındaki Saffuriye'de toplanmıştı. Burası doğru seçilmiş bir yerdi: bol su veren pınarları, otlağı ve Akka'ya giden ikmal yolu vardı. Krallık bu kez neredeyse bütün gücünü sahaya sürmüştü. Kalelerdeki garnizonlar boşaltılmış, Tapınak Şövalyeleri'nin kasasında İngiltere Kralı II. Henry'nin bağışladığı paralarla paralı askerler tutulmuştu. Ordu yaklaşık 1.200 ağır şövalye, birkaç bin hafif süvari ve 15 bini aşkın piyadeden oluşuyordu; toplam 20 bin dolayındaydı. Ordunun önünde en kutsal emanet taşınıyordu: İsa'nın çarmıha gerildiğine inanılan haçın parçası, yani Kutsal Haç.

Selahaddin bu orduyla yokuş yukarı çıkıp sulak bir mevzide savaşmak istemiyordu. Bu yüzden onu yerinden oynatacak bir hamle yaptı. 2 Temmuz'da ordusunun bir kısmıyla Taberiye'ye saldırdı ve kasabayı bir günde aldı. Kontes Eschiva birkaç adamıyla iç kaleye çekildi ve kocasına yardım çağrısı gönderdi. Tuzak açıktı: Raymond'un karısı kuşatma altındaydı ve Kudüs kralının ordusu yalnızca 25 kilometre uzaktaydı.

O akşam kralın çadırında savaş meclisi toplandı. Hristiyan vakanüvislerin aktardığına göre ilk sözü beklenmedik biçimde Raymond aldı ve ileri yürümeye karşı çıktı. Gerekçesi şuydu: Saffuriye ile Taberiye arasında, yazın kavurucu sıcağında bir orduya yetecek su yoktu. Selahaddin'in istediği de tam olarak Haçlıların o susuz araziye çıkmasıydı. Taberiye onundu, karısı ve malı oradaydı, ama krallığı kaybetmektense şehrin düşmesine razıydı. Sultan kasabayı alsa bile onu elinde tutamayacağını, mevsimin sonunda adamlarının dağılacağını söyledi. Meclis bu fikri kabul etti ve dağıldı.

Fakat gece yarısından sonra Gerard de Ridefort tek başına kralın yanına döndü. Kroniklerin aktardığı konuşmanın özü şuydu: Raymond'un düşmanla anlaşması olan bir haindi ve tavsiyesi bir tuzaktı. Kudüs kralı bir Hristiyan şehrinin kendi ordusunun gözü önünde düşmesine izin verirse, tahtını şerefsiz biçimde kaybederdi. Tapınakçılar Kresson'un intikamını almak için bekliyordu.

Bu sözler Guy'ın en zayıf yerine dokunuyordu. 1183'te naip olduğu dönemde Selahaddin ordusuyla bugünkü Yizre'el Vadisi'nde karşılaşmış, ağır kayıp riskini göze almayarak savaşa girmemişti. O ihtiyatlı davranış baronlar tarafından korkaklık sayılmış ve naiplikten alınmasına yol açmıştı. Şimdi tahtı tartışmalı bir kral olarak aynı suçlamayı bir kez daha duymak istemiyordu. Üstelik Tapınakçıların parası ordunun yükünü taşıyordu. Gece bitmeden emir verildi: şafakta Taberiye'ye yüründü.

Ertesi sabah, 3 Temmuz 1187'de ordu Saffuriye'nin pınarlarını arkasında bıraktı. Önde Raymond öncü birliğiyle, ortada kral ve Kutsal Haç, artçıda Tapınak ve Hastane Şövalyeleri ile İbelinli Balian ilerliyordu. Kimse o pınarlara bir daha dönmeyecekti.

Saffuriye ile Taberiye arasındaki yol kireçtaşı tepeler ve kurumuş buğday tarlalarıyla kaplı bir yayladan geçiyordu. Temmuz güneşi sabahın erken saatlerinde yükselmişti. Şövalyeler zincir zırhlarının altına kalın keçe giymişti. Piyadeler de yay ve mızraklarla, ellerinde kalkanla yürüyordu. Kalabalık bir ordunun su ihtiyacı çok büyüktü, ama yanlarında taşıdıkları yetmeyecekti.

Selahaddin'in atlı okçuları ordunun çevresinde dolaşmaya başlamakta gecikmedi. Hafif zırhlı, hızlı atları üzerinde yaklaşıyor, ok atıyor ve şövalyeler karşı saldırıya geçmeden çekiliyordu. Özellikle artçıya, yürüyüşü yavaşlatmak için ağır baskı uyguluyorlardı. Ordu durmak zorunda kaldıkça yürüyüş uzadı ve su azaldı. Yol üzerindeki Turan pınarı ordunun tamamına yetecek su vermiyordu; bir süre sonra Müslüman birlikleri bu bölgeyi de tuttu.

Öğleden sonra artçının daha fazla ilerleyemeyeceği anlaşıldı. Raymond'un önerisiyle ordu güneydoğu yerine doğrudan doğuya, Hattin köyünün pınarlarına yöneldi. Oraya varırlarsa en azından su bulacaklardı. Ama Takiyüddin'in birlikleri yolu kesti. Ordu, bugün Hattin Boynuzları denen iki tepeli sönmüş volkan konisinin batısındaki yaylada geceyi geçirmek zorunda kaldı. Taberiye Gölü'nün mavi yüzeyi aşağıda görünüyordu, ama aradaki bütün yol Selahaddin'in elindeydi.

Gece iki kamp arasında büyük bir farkı ortaya çıkardı. Müslüman tarafında develer gölden getirilen suyu kırbalarla dağıtıyordu. Selahaddin'in kâtibi İmadüddin el-İsfahani'nin anlattığına göre sultan bütün gece ok taşıttı; askerlere 400 yük ok dağıtıldı, ayrıca 70 deve cephanesiyle birliklerin gerisinde yedekte bekletildi. Haçlıların kampında ise bitkin askerler kuru dudaklarla, düşman kampından gelen tekbir seslerini dinleyerek sabahı bekliyordu.

Sabaha karşı Müslüman askerler rüzgârın estiği yöndeki kuru otları ve çalılıkları ateşe verdi. Duman Haçlı saflarının üzerine çöktü, sıcağı ve susuzluğu daha da çekilmez hale getirdi. 4 Temmuz Cumartesi sabahı ordu yeniden harekete geçtiğinde savaşmaktan çok suya ulaşmayı düşünüyordu.

Ordu önce piyadesini kaybetti. Atlıların kalkanı olması gereken binlerce piyade, emirleri dinlemeyip boynuzlara doğru tırmandı ve orada toplanıp aşağı inmeyi reddetti. Kral haber gönderip Kutsal Haç'ı savunmaları için yalvardı. Gelen cevap, susuzluktan ölmek üzere oldukları ve savaşamayacaklarıydı. Piyadesiz kalan şövalyeler okçulara karşı korumasız kaldı; atlar oklarla tek tek düşmeye başladı. Birkaç Haçlı şövalyesinin Selahaddin'in tarafına geçip ordunun içinde bulunduğu durumu anlattığı da kaydedilmiştir.

Raymond öncü birliğiyle karşısındaki Müslüman saflarına hücum etti. Takiyüddin hücumu karşılamak yerine saflarını açtı. Şövalyeler o aralıktan geçti, ama saflar arkalarından yeniden kapandı. Raymond yanındakilerle birlikte savaş alanından çıktı ve önce Sur'a, ardından Trablus'a gitti. Artçıdaki İbelinli Balian da bir çıkış yolu bulup kurtuldu. Guy ise geride kalanlarla boynuzların arasındaki düzlükte kırmızı çadırını kurdurdu ve son direnişi oradan yönetti.

Kutsal Haç bu son saatlerde düştü. Onu taşıyan Akka piskoposu öldürülmüştü ve haç Takiyüddin'in askerlerinin eline geçti. Haçlıları ayakta tutan en önemli simge artık Selahaddin'in elindeydi.

Selahaddin'in yanında o gün henüz 17 yaşında olan oğlu el-Efdal vardı. Tarihçi İbnü'l-Esir, el-Efdal'ın bu son anları anlatışını aktarır. Kralın etrafındaki şövalyeler iki kez umutsuzca hücum ederek Müslüman saflarını geri itmişti; el-Efdal babasının yüzünün renginin değiştiğini, sakalını tuttuğunu görmüştü. Şövalyeler her geri püskürtüldüğünde el-Efdal sevinçle "yendik" diye bağırmış, babası ise ona çadır düşmedikçe yenmiş sayılmayacaklarını söylemişti. Sonunda kralın kırmızı çadırı yere indi. Selahaddin atından indi, şükür secdesine kapandı ve ağladı.

Savaş bittiğinde yorgunluktan ayakta duramayan Haçlı şövalyeleri yerde yatıyordu; bazıları başlarını kalkanlarına dayamıştı. Esirler arasında krallığın neredeyse bütün önde gelenleri vardı: Kral Guy, kardeşi Amalric, Rainald de Châtillon, Tapınakçıların üstadı Gerard de Ridefort, Montferratlı yaşlı marki ve onlarca baron. Hepsi bir araya toplanıp sultanın savaş alanına kurulan çadırına getirildi.

Bu sahnenin en ayrıntılı tanığı Bahaeddin İbn Şeddad'dır. Selahaddin kralı yanına oturttu. Guy'ın susuzluktan bitkin olduğunu görünce ona Hermon Dağı'ndan getirilmiş karla soğutulmuş bir kâse şerbet ikram etti. Guy içti ve kâseyi yanındaki Rainald'a uzattı. Selahaddin tercümanı aracılığıyla hemen şunu söyletti: Bu adama içeceği kendisi vermemişti, kral vermişti. Bu söz çölden gelen eski bir misafirlik kuralına dayanıyordu. Ev sahibinin kendi eliyle yedirip içirdiği kişi onun korumasına girerdi. Selahaddin, Rainald'ın bu korumadan yararlanmadığını herkesin önünde belirtmişti.

Sultan sonra Rainald'a döndü ve ona ateşkes sırasında yaptıklarını hatırlattı: kervanı, esirleri, Kızıldeniz akınını, kutsal şehirlere yönelik tehdidi. Bahaeddin'in anlatımında Selahaddin ona İslam'ı kabul etmesini de önerdi; Rainald reddetti. Selahaddin kılıcını çekti ve onu omzundan vurdu. Muhafızlar işini bitirdi. Sultan on yıla yakın bir süre önce verdiği yemini böylece yerine getirmiş oldu.

Bunu gören Guy dehşete kapıldı. Sıranın kendisine geldiğini düşünmüş olmalıydı. Selahaddin onu sakinleştirdi. Kaynakların aktardığı sözün özü, kralların kralları öldürmeyeceği, ama bu adamın bütün sınırları aştığıydı. Guy'ın hayatı bağışlandı; Şam'a esir olarak gönderildi ve ertesi yıl serbest bırakıldı.

Bu çadır sahnesinin ardından İbn Şeddad'ın da gizlemediği daha karanlık bir karar geldi. Selahaddin, Tapınak ve Hastane şövalyelerinin esir değil tehlike olduğuna karar verdi. Bu iki tarikat Haçlı ordusunun en disiplinli ve en uzlaşmaz kısmıydı. Fidye karşılığında serbest bırakılırlarsa yeniden savaşacaklardı. Sultan bu şövalyeleri ele geçiren askerlerinden her biri için 50 dinar ödeyerek satın aldı. 2 gün sonra, büyük kısmı asker olmayan sufiler ve âlimlerden gönüllüler, ordunun önünde 200 kadar şövalyeyi idam etti. İmadüddin el-İsfahani bu sahneyi coşkuyla yazmıştır; bugünün okuru ise onun satırlarını okurken başka bir şey hisseder. Ölümden kurtulan nadir tarikat üyelerinden biri, bu felakete en çok katkıda bulunan adamlardan biri olan Gerard de Ridefort'tu. O da daha sonra fidye karşılığında serbest bırakıldı.

Sıradan askerlerin kaderi farklıydı. Haçlı ordusunun binlercesi esir alınıp köle olarak satıldı. Şam'daki esir pazarına öyle çok insan geldi ki fiyatlar çöktü. İbnü'l-Esir, bir esirin bir çift sandalet karşılığında satıldığını duyduğunu yazar.

İbnü'l-Esir bir yıl sonra savaş alanından geçtiğinde kemiklerin hâlâ orada, yığınlar halinde durduğunu da kaydeder. Kalıntılar çevredeki tepelere ve yamaçlara dağılmıştı. Kudüs Krallığı'nın sahaya sürebileceği hemen hemen bütün askerler o yaylada ölmüş ya da esir düşmüştü. Kaleler garnizonlarını o ordu için boşaltmıştı. Artık geride, kapılarını savunacak kimse kalmamıştı.

Selahaddin bu boşluğu hızla doldurdu. Taberiye'nin iç kalesindeki Kontes Eschiva savaşın ertesi günü teslim oldu ve güvenli bir şekilde kocasının yanına gönderildi. 10 Temmuz'da krallığın en büyük limanı Akka kapılarını açtı. Bunu Nablus, Yafa, Sayda, Beyrut ve daha birçok kale izledi. Çoğu şehir direnmedi: Selahaddin'in güvence verdiği koşullarla teslim olmak, savunmasız bir kuşatmaya dayanmaya çalışmaktan daha akıllıca görünüyordu. Askalan biraz direndi ve 4 Eylül'de, esir Kral Guy'ın teslim olma çağrısından sonra düştü. Sahilde ayakta kalan büyük şehir neredeyse yalnızca Sur'du. Oraya, savaştan birkaç gün sonra, babası Hattin'de esir düşmüş olan Montferratlı Conrad gemiyle gelmiş ve savunmayı örgütlemişti.

Sonra sıra Kudüs'e geldi. Şehirde bir avuç şövalye, kadınlar, çocuklar ve çevreden kaçan binlerce mülteci vardı. Savunmanın başına geçen kişi, Hattin'den sağ çıkan İbelinli Balian'dı. Onun oraya gidişinin hikâyesi de dikkat çekicidir. Balian, karısını ve çocuklarını Kudüs'ten almak için Selahaddin'den izin istemiş, şehre karşı silah taşımayacağına ve yalnızca bir gece kalacağına söz vermişti. Ama şehre girdiğinde halk ona yalvardı. Kendisinden başka savunmayı yönetecek kimse yoktu. Balian, Selahaddin'e yazıp durumunu anlattı. Sultan onu yeminden kurtardı ve ailesinin güvenle Sur'a götürülmesi için kendi muhafızlarını gönderdi.

Kuşatma 20 Eylül'de başladı. Selahaddin ilk olarak batıdan saldırdı, sonra kuzey surlarına yöneldi. Lağımcılar surların altını oydu ve bir gedik açıldı. Balian, şehrin düşeceğini görünce sultanın çadırına gitti. Rivayete göre koşulsuz teslime yanaşmayan Selahaddin'e açık bir tehdit savurdu. Kabul edilebilir koşullar sağlanmazsa savunucular kendi ailelerini ve şehirdeki Müslüman esirleri öldürecek, Kubbetüs-Sahra'yı ve Mescid-i Aksa'yı yıkacak, sonra da son adamlarına kadar savaşacaklardı. Selahaddin danışmanlarıyla konuşup pazarlığı kabul etti.

Varılan anlaşmaya göre her erkek 10, her kadın 5, her çocuk 2 dinar fidye ödeyerek şehirden çıkabilecekti. Ödeyemeyen 7 bin yoksulun fidyesi 30 bin dinar karşılığında toplu olarak ödendi. Bu paranın önemli bir kısmı, II. Henry'nin Hastane Şövalyeleri'ne emanet ettiği paradan çıktı. Selahaddin'in kardeşi el-Adil, kendisine verilen bin esiri serbest bıraktı. Sultan da yaşlıları ve kocası esir ya da ölü olan kadınları bıraktı. Yine de fidyesini ödeyemeyen binlerce kişi köle olarak satıldı.

Kudüs 2 Ekim 1187'de teslim oldu. Bu gün Hicri takvimde 27 Recep'e denk geliyordu, yani Peygamber'in Kudüs'ten göğe yükseldiğine inanılan Miraç gecesinin yıldönümüne. Kubbetüs-Sahra'nın tepesindeki büyük haç indirildi; Mescid-i Aksa gül suyuyla yıkandı. Selahaddin, Nureddin Zengi'nin şehrin fethinden 20 yıl önce Halep'te yaptırdığı ahşap minberi Kudüs'e getirtip Mescid-i Aksa'ya yerleştirdi. O minber 1969'daki bir kundaklamada yandı ve yerine konan aslına uygun kopyası 2007'de yerleştirildi.

Çağdaşlar bu teslimi 88 yıl önceki olayla karşılaştırmadan edemedi. 1099'da Birinci Haçlı Seferi'nin askerleri şehri aldıklarında, Müslüman ve Yahudi halkı katletmişlerdi. 1187'deki teslim ise müzakereyle sonuçlandı. Kentte yağma olmadı ve Kutsal Kabir Kilisesi açık kaldı. Bu fark, Selahaddin'in Avrupa'da da saygıyla anılmasının temeli oldu ve ilerleyen yüzyıllarda onu Hristiyan edebiyatında bile cömert bir hükümdar figürüne dönüştürdü.

Batı'da ise haber deprem etkisi yarattı. Rivayete göre Papa III. Urbanus ölüm haberini aldıktan kısa süre sonra kederden öldü. Halefi VIII. Gregorius Ekim'in sonunda yeni bir haçlı seferi çağrısı yaptı. İngiltere'de ve Fransa'da seferin masraflarını karşılamak için "Selahaddin vergisi" denen özel bir vergi toplandı. Böylece Üçüncü Haçlı Seferi başladı. Kutsal Roma İmparatoru Friedrich Barbarossa büyük bir orduyla Anadolu üzerinden yola çıktı, ama 10 Haziran 1190'da bugünkü Silifke yakınlarında Göksu Nehri'nde boğuldu. Aslan Yürekli Richard ve Fransa Kralı Philippe Augustus deniz yoluyla geldi. Hattin'den sonra serbest bırakılan Guy, 1189'da Akka'yı kuşatmaya başlamıştı; şehir 2 yıl süren bir kuşatmanın sonunda 12 Temmuz 1191'de geri alındı. Richard birkaç kez Kudüs'e yaklaştı ama şehri kuşatmayı göze alamadı. Hattin'in dersini almıştı: çöldeki susuz yollarda uzun bir ikmal hattı onu, Guy'ı yenen tuzağın aynısına sürükleyebilirdi.

2 Eylül 1192'de imzalanan Yafa Antlaşması savaşın dengesini sabitledi. Kıyı şeridi Haçlıların elinde kalacak, Kudüs Müslümanlarda olacak, Hristiyan hacılar şehri silahsız olarak ziyaret edebilecekti. Selahaddin 6 ay sonra, 4 Mart 1193'te Şam'da öldü. Kudüs Krallığı başkenti Akka olarak, sahil boyunca bir şerit halinde 100 yıl kadar daha yaşadı ve 1291'de tarihe karıştı.

Hattin bugün askeri okullarda, cesaretten ve sayıdan çok coğrafyanın ve lojistiğin savaş sonucunu nasıl belirlediğine dair bir örnek olarak okutulur. Bir orduyu yenmenin her zaman onu yarmaktan geçmediği, bazen yalnızca onu suyundan uzak tutmanın yettiği anlatılır. Boynuzların eteğindeki tepede bugün Dürzilerin en kutsal mekânlarından biri olan Hz. Şuayb türbesi bulunur; Dürziler her nisan ayında oraya ziyarete gelir. Tepenin üstünden bakan biri, aşağıda parıldayan gölü ve batıda Saffuriye'ye uzanan yaylayı aynı anda görebilir. 1187 yazında iki ordu arasındaki bütün fark, o iki nokta arasındaki birkaç saatlik yolda kayboldu.

Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.